• günah keçisi

    170.
    tüm bunlar çok eskiden de vardı ama şekli biraz farklıydı...

    toplumdaki herhangi bir sorun biraz kendini göstermeye, birilerinin canını yakmaya başladığında hemen bir "günah keçisi" bulunur, sonra da bu "keçi" büyük bir törenle kurban edilerek vicdanlar rahatlatılırdı. keçinin kanı toprağı suladığında her şeyin yoluna gireceği, sorunların biteceği, eski güzel günlerin geleceği düşünülürdü...

    tabi ki bunların hiçbiri olmazdı, çünkü adı üstünde, seçilen "keçi" çoğunlukla durumdan habersiz ve tamamen ilgisiz olurdu. gariban bir keçinin "ölümü" tüm toplumları ilgilendiren ve çoğu zaman kendi ürünleri olan sorunları nasıl çözsün ki?

    mesela orta çağ Avrupa'sında insanlar pek yıkanmazlardı. yıkanmakla ilgili o kadar tuhaf inanışlar ve korkular vardı ki, modern insanlar için bunlar "batıl inanç" bile sayılmayıp, doğrudan aptallık statüsüne girer. tabi pislik içinde yaşayan insanlar için başta veba olmak üzere her türlü hastalığa yakalanmak çok doğaldır. ancak o dönemde tıp bilimi de günah ve batıl sayılırdı, çünkü "kutsal" insan bedenine onu yaşatmak amacıyla da olsa dokunmak, cehennemde sonsuza dek yanmak demekti.

    haliyle orta çağ Avrupa'sı tam bir cehennemdi, başta veba olmak üzere her tür hastalık soyluyu ziyafetinde, yoksulu kulübesinde öldürüyordu. insanlar yıkanmak ve ilaç geliştirmek yerine başlarına gelen yıkımlar için "günah keçisi" arıyorlardı. sonuç olarak cadı avcıları önlerine geleni tutuklayıp ağaçlara bağlayarak yakıyorlardı. çünkü ne de olsa veba gibi hastalıklar "kötü ruhlar" yüzünden ortaya çıkıyordu ve bunları davet eden herkes yok edilmeliydi...

    ancak ne var ki yakılan tüm o "günah keçileri" salgınları durdurmadı, hatta hafifletmedi bile. ne zaman ki tıp bilimi ilerlemeye başladı, bu hastalıklar o zaman önlendi. çünkü bunların gerçek sebepleri bulunmaya ve onlarla savaşılmaya başlanmıştı. yani artık günah keçileri aramaya gerek yoktu, en azından o konuda...

    bunları yazıyorum çünkü dünya farklı bir çağda olmasına, bugün sırf viral için uzaya araba bile gönderiyor olmamıza rağmen eski delilikleri yaşamaya devam ediyoruz. dünyanın çeşitli ülkelerinde görünüşte hiçbir problemi olmayan gencecik insanlar ellerine silah alıp okullar basabiliyorlar, hırsızlık yapabiliyorlar. kendilerini tıka basa uyuşturucu ile doldurup çalıntı arabalarla tam gaz duvarlara kamikaze dalışı yapıyorlar. daha oyun oynayacakları yaşta sokaklarda tanımadıkları insanlarla akla zarar maceralara atılıyorlar, sonu hemen her zaman facia ile biten maceralara...

    küçücük çocuklar kendilerinden büyük silahlarla birbirlerini öldürmek için siperlere gönderiliyorlar. sokak köşelerinde dilendirilip, hamamböceklerinin bile yaşamadığı yerlerde en ağır işlerde çalıştırılıyorlar. bir lokma ekmek bulunamadığı için dünyanın dört bir tarafında daha yürümeyi öğrenmeden, daha gülümsemeyi bile öğrenmeden milyonlarla ifade edilen sayılarla ölüme terkediliyorlar. sıcak ve sevgi dolu bir ev bulamadıkları için, "anne-baba" dedikleri kişilerden akla zarar eziyetler gördükleri için kaçıp, soğuk sokak köşelerinde donarak ölüyorlar.

    şimdi bize bir günah keçisi lazım...

    bizi tüm ölen, öldüren, intihar eden, cinayet işleyen, hırsızlık yapan, kısacası dünyadayken cehennemi tadan o masum meleklerin yok edilişlerinin getirdiği vicdan azabından kurtaracak bir "günah keçisi" lazım...

    tabi ki sorumlular "biz yetişkinler" değiliz!

    onlar için her şeyi yapmadık mı?

    onlar için silah ve savaş dolu bir dünya hazırlamadık mı?

    para ve gücü her şeyin önünde tutup onları karanlıkta yalnız bırakmadık mı?

    kendi anlık zevklerimizi ve ölümlülere has sonu gelmez açlıklarımızı doyurmak için onları gözümüz kapalı kıyma makinesinin ağzından içeri itmedik mi?

    onları kendi başarılarımız için bozuk para gibi harcayıp, sonra da utanmadan istatistiklere bakıp kafa sallamadık mı?

    başarısızlıklarımızın ve yenilgilerimizin acısını güzelce onlardan çıkarmadık mı?

    daha ne yapabiliriz ki, elimizden gelen her şeyi yapıyoruz! tabi ki sorumlular "biz" değiliz!

    hadi, eziyet gören tüm çocuklar için bir günah keçisi bulalım; ancak böyle timsah göz yaşlarımızı döküp, alçak vicdanlarımızı birazcık rahatlatabiliriz...
    5 ... aberystwyth
  • ne kadar demokratsınız

    1.
    eüzü besmele notu : işbu entry "ben demokratım hıoamına goim" diyen tüm dangalaklara ithafen yazılmıştır.

    demokrat mısınız?

    efendim, duyamadım?

    Amaaan canııım, tabii ki demokratsınız. ilahi aberystwyth beyciğim, bu da soru mu yani şimdi?

    Son zamanlarda pek moda. Bizim bey de demokrat. Geçen gün komşu Şefika hanımın kocasına sordum, o da demokratmış...

    ben bu coğrafyada, hangi fraksiyondan olduğunun bir önemi olmaksızın, millete demokratlığın "d" sini soksanız girmeyeceğini biliyorum ki; seçimlerde trafoya giren kediler yada zibilyon kere kaybeden parti başkanının tekrar seçilebilmesi gibi ibarelere falan değinmeyeceğim...

    ne yapacağım?

    size bir test yapacağım. Bakalım ne kadar demokratsınız?

    (Hani, haftalık yabancı dergilerden aşırıp aşırıp çarşaf gibi yayınlar ya bazı arkadaşlar haftadan haftaya kendi dergilerinde, "bilmemne misiniz", "ne kadar bilmemnesiniz", "bilmemneliğin neresindesiniz" gibilerinden; "a" şıkkı beş puan, "b" şıkkı üç puan, "c" şıkkına iki puan veriniz, "d" şıkkına sıfır puan yazınız, şimdi toplayın bakalım puanları, alan b'lerden çıkarıp c'lere bölün, elde ettiğiniz sayıyı bir kenara not edip arka sayfadaki tabloda bilmemnenizi okuyun. işte bunun gibi!)

    doongg... test başladı...

    — Sizce bir ülkenin ordusu, yabancı düşmana karşı savaşmaya mı yarar, yoksa kendi halkına karşı darbe yapmaya mı?

    — Çevrenizde aksayan, yürümeyen işler gözlediğinizde, belediyenizin başkanına, bölgenizin milletvekiline mektup yazıp protesto etmek hiç aklınızın köşesinden geçti mi bugüne kadar? Yoksa yalnızca içinizden yada kahve köşelerinde küfür etmekle mi yetiniyorsunuz?

    — acaba profesörün oyunu 5, çobanın oyunu 0,25 falan mı saysak ha?

    — "ulan ordu bir darbe yapsa da şu Erdoğan'ı devirse inşallah" diye dua ettiniz mi hiç?

    — bir zamanlarda pek moda olan "seçilmişler-atanmışlar" tartışmasında hangi yanı tutmak size çekici geliyordu?

    — yeni seçim sistemi, sizin parti iktidara gelecek gibiyse iyi midir?

    — Bağlı olarak; Tutmadığınız parti kazanacak gibi görünüyorsa kötü müdür?

    — 12 Eylül'e karşı mısınız yada 15 temmuz'a?

    — Karşıysanız, neden direnmek aklınıza gelmedi?

    — Korktuysanız, sizin hakkınızı savunmak amacıyla direnişleri hep başkası mı yapsın?

    — Sizin çıkıp da söylemeye çekindiğiniz gerçekleri yazması için yüreklendirdiğiniz, yazmıyor diye kızdığınız gazeteci kodese girince, haftada bir gün ziyaretine gidip kendisine iki paket cıgarayla iki çift temiz don-fanila götürmeyi kabul ve taahhüt ediyor musunuz?

    — Sizin evde herhangi bir seçmen sizin verdiğiniz partiden başka bir partiye oy verdi, bunu size söyledi. Bozulur musunuz?

    — Hanım, yabancı erkeklerin de bulunduğu bir işte çalışabilir mi?

    — mahdum tiyatrocu, kerime balerin olmak istiyor. Ya da oğlan zurna çalmak istiyor, kız da göbek atmak. Karışmaz mısınız, yoksa Osmanlı tokadını basar mısınız?

    — Sizce, "karının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksiniz" özdeyişi, atalarımızın o derin sağduyularıyla bulmuş oldukları, yüzyılların deneyimiyle Anadolu'nun bağrından kopup süzülüp gelmiş büyük ve önemli bir gerçek midir?

    — Söyleyin bakalım; Diyelim ki Komünist Partisi seçimi kazandı ve iktidara geldi. Sizin de fabrikanız var. Kapıyı çekip çıkacak, anahtarı partinin ilçe başkanına teslim edecek misiniz?

    — Son soru: Bu sefer, diyelim ki siyasal islamcıların yerine "Şeriatçı Parti" iktidara geldi... Yani has islamcılar, hani rahmetli Ecevit'in Ecevitçe'siyle "köktendinciler", oy çokluğuyla seçim kazanıp hükümet kurdular. Sizce uygun mudur? Kabullenecek misiniz?

    — Ne yani, iktidarı onlara mı bırakacaksınız?

    — Yoksa orduyu mu yardıma çağıracaksınız?

    — Sizce cahil halkımız kandırılıyor mu bu seçimlerde?

    — Demokrat mısınız?

    Amaaan canııım, onu bilmeyecek ne var? Bu da soru mu yani şimdi aberystwyth Beyciğim, elbette demokratız!

    Ya da belki, belli bazı kişilere, en en en bir son bir soru daha mı yöneltmek gerekecek acaba;

    — Ananız güzel mi sizin?
    10 ... aberystwyth
  • gbng

    30.
    aslında "beyin" kıvrımlı irice bir et parçası...

    onu özel kılan ise; sinir sisteminin temel yapıtaşı olan sinir hücresine verilen isim. yani "nöron". normal bir insanda yaklaşık 75 milyon olması gerek bu sayı bazılarında, ondalık yada en fazla yüzlük diye ifade edebileceğimiz bir rakamda.

    naçizane bir soru geliyor aklıma; acaba bu bir kaç yüz nöronu sadece uludağ sözlüğe "login" yapmak için mi kullanıyor yoksa kapasitesi başka hayat aktivitelerine de yetebiliyor mu?

    bir şeyler yazmayı falan geçtim onu zaten götüyle yapıyor da insan şaşırmıyor değil! beynin bir şeyler yazmaya yetmediğine göre koyacaksın götünü klavyeye ve ekranda çıkacak harf dizilimi ne büyük bir şanstır ki türkçe dilbilgisi kurallarına uygun bir şekilde olacak ve sen bir şeyler yazdığını düşüneceksin bu organizmanın...

    insan gerçekten hayret ediyor!

    ne büyük bir mucize ama...
    14 -5 ... aberystwyth
  • sözlük yazarlarının itirafları

    174782.
    çizmeye yeni başlamış birinin kesik çizgilerle çizdigi, gereksiz taramalardan kaçınmadığı bir karakter gibi hissediyorum kendimi zaman zaman; ellerime baktığımda birbirine paralel yüzlerce çizgi, kafamı çevirdiğimde tek renk, yalnızca arka planda kalması için inşa edilen uzun, sarı pencereli binalar görüyorum...

    Kötü çizildiğim için perspektife dahi karşı koyuyorum; binalardan, arabalardan ve çevremdeki her şeyden daha uzun boyluyum, yerden yüksekteyim. Yere bile basmıyorum. Basmak istesem de, istemesem de...

    Kafamın üstünde her zaman bir düşünce balonu var; beyaz renkte, bulut gibi, ara sıra kısa, çoğu zaman çok uzun. Düşüncelerimden herkesin haberi oluyor bu yüzden. Kendime ait hiçbir şeyim yok gibi. aşağıya düşerken aklımdan geçenleri herkes okuyor, biri yardım etmeye çalışıyor, başaramıyor. yardım istemiyorum aslında kimseden, hiçbir zaman istemedim. Ama olmuyor işte...

    Bense "diğerlerinin" ne düşündüğü göremiyorum, boyut karmaşası yüzünden. Her zaman tek çizgi halinde görüyorum insanları, çoğuna dokunamıyorum, bir kısmıyla istediğim gibi iletişim kuramıyorum. Buna izin verilmiyor. Dokunmak istediklerim ise her zaman karenin uzağında ya da diğer sayfalarda oluyorlar...

    tek şansım olduğum sayfanın arkasına çizilmeleri. Ancak bu şekilde çizgileri benimle kesişiyor, ancak bu şekilde onlara yakın oluyorum; birinin sayfamı kaldırıp ışığa tutması gerekse de...

    Sayfamı, ya da sayfalarını, tanımadığım insanlarla paylaşıyorum. Bir kısmı yukarıda, bir kısmı ise aşağıda...

    Bir kısmı bana benziyor, bir çoğu ise benden çok farklı. Benim gibi olmayanlardan uzaklaşmaya çalışıyorum sabit çizgilerimle, ince, uzun, Red-Kit vari bacaklarımla; başaramıyorum. Arka plandaki taramaların arasında kaybolmak istiyorum, ama çevremdeki, siyah, uzun çizgiler beni her şeyden ayırıyor. Her şeyim belirli, siyah, düz çizgilerle. Ne kadar küçük olursam o kadar büyüğüm, ne kadar büyük olursam o kadar küçük...

    Her iki halde de gülmek zorundayım, ya da her iki halde de ağlamak, her iki halde de sahteyim...

    Uzaylı olup daire gemim ile dünyaya indiğimde "merhaba dünyalı, senden nefret ediyorum" demek istiyorum, penguen olduğumda sevimli görünmek istemiyorum, ya da penguen dahi olmak istemiyorum. Ama dedim ya, çizdikleri gibi olmak zorundayım...

    Bazen beni çizen çizerin elindeki titrekliği hissedebiliyorum. Bir şeyi yanlış yaptığının farkında gibi sanki, birkaç şeyi unutmuş gibi. Ya sadece amatörlüğünden, ya uykusuzluğundan ya da sarhoş oluşundan...

    Ama ben de kendimi ifade etme şansı yakalayamadım hiçbir zaman ona karşı. Yalnızca beni çizip tamamladıktan sonra bilincimi kazanıyor ve küçük harflerle de olsa onunla konuşmaya hazır hissediyorum kendimi, uzun balonlarım elimde, basit bir asker gibi pusuda bekliyorum...

    Çizimim tamamlandığında ise bana fırsat vermeden düşünce balonumu yazım hatası olan cümlelerle, okunaksız kelimelerle dolduruyor.

    Ona ulaşmayı ve bir şeyler anlatmayı denedim; kazayla kağıdı çizdiğinde ve farkında olmadan, çizgimi tamamladığında onunla konuşmayı denedim...

    Cebimden çıkardığım konuşma veya düşünce balonuyla olmasa da, onun kırmızı gözlerinin içine bakarak;

    "Beni 'o'nun olduğu sayfaya çiz" demek istedim;

    başaramadım...
    12 ... aberystwyth
  • sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    18100.
    kulaklarını ve gözlerini kaldırmış gökyüzündeki yıldızları dikkatle inceleyen bir sürü budala...

    akıllarında bir büyük soru, "evrende yalnız mıyız"?

    devamlı bin türlü olasılık hesabı yapıyor, kimisi de antik metinlerde şifre arıyor deliler gibi. bazıları renk tayfı analiziyle meşgul, bazıları eski piramitlerin altında uzay gemisi kalıntısı bulma peşinde.

    ahmaklar!

    ahmaklar!!!

    ah-mak-lar!

    evrende yalnız değiliz ki biz. bizim yalnızlığımız yeryüzünde, birbirimizle...
    38 ... aberystwyth
  • geçmişte yaşamak

    28.
    Hiç biri karşınıza dikilip sizi "geçmişte yaşamak" ile suçladı mı?

    Hiç olup biten herşeyi hatırladığınız için "geçmişte yaşayan" adam ya da "çocuk ruhlu" damgası yediniz mi?

    Benim başıma geldi, hem de birden fazla defa ve sanırım gelmeye de devam edecek. Ve bunun sorumlusu ben değilim.

    Neden böyle oluyor peki? Neden "unutmak" bu çağın en büyük erdemi haline geldi birdenbire?

    bağışlamak değil ama unutmak, olmamış gibi davranmak, kafanı çevirip görmezden gelmek. Neden insanlar "Günü yaşa" gibi basit ve sığ bir sloganın ardına sığınıp, dün hiç var olmamış gibi davranmayı tercih ediyorlar?

    Sorun bende mi? Evet, tabi ki sorun bende. Ben unutmam, asla. isimleri ve telefon numaralarını ya da fizik formüllerini değil, ama dün olup bitenleri asla unutmam. Bazen hafızam biraz bulanıklaşabilir, ama tamamen unutmak? asla!

    çünkü ben bir şeyin bilincindeyim, Çok önemli bir şeyin. dün demek ben demektir. dünü kaldırıp atmak beni kaldırıp atmaktır, bunu kendime nasıl yapabilirim?

    Hayatta sahip olduğunuzu söyleyebileceğiniz tek şey hatıralarınızdır. Para, mal, güç, dostlar, sevgililer, bunların tümü her an kaybedilebilir. ama hafızanızı tamamen yitirmedikçe hatıralarınız ölesiye kadar sizinle kalır. Geçmişte olan olaylar gerçekten olmuştur. sonuçları sizi etkilemiştir, kişiliğinizin oluşmasında rol oynamıştır.

    Bir laf vardır, "Tecrübe yenilen kazıkların bileşkesidir" diye, işte tam da bunu anlatır. Geçmiş demek yenilen kazıklar demektir, edinilmiş tecrübeler alınmış dersler demektir. Ve edinilen tecrübelerden kişiliğinizi oluşturmakta faydalanırsınız, isteseniz de istemeseniz de. Geçmiş, alacağınız her kararı, yapacağınız her seçimi etkiler. Bu sayede temiz suyu kirlisinden ayırmayı, böylece hastalanıp ölmekten kurtulmayı öğrenirsiniz. Geçmişi olmayan adam ölü adamdır...

    Peki ya bugün?

    bugün belirsizdir, yaşanmaktadır ve yaşandıkça sonuçları ortaya çıkacaktır. Bugün yapılanların sonucunu çoğunlukla ancak "bugün" geçmişte kaldığında öğrenebilirsiniz. Bugünü, yaşarken siz durup derin derin düşünmeseniz bile, aklınız sessiz sedasız bir biçimde geçmişi hatırlamaktadır. Sofradaki tabağa uzanan elinizin havada duraklamasına sebep olan budur, çünkü o tabaktaki yemek geçmişte size hayli rahatsızlık vermiştir. tekrar aynı şeyin yaşanmayacağı ne malumdur?

    Sokakta gördüğünüz bir tanıdığınızı görmezden gelmenize sebep olan da aynı hazımsızlık çekme korkusudur. Bazıları bundan ders çıkarır, yapılması gereken bir şeyi yaparken daha dikkatli olur. Bazen ders çıkarmak için çok geçtir, ve yarın hiç gelmez. Bazıları ise geçmişi hiç hatırlamaz. Zil zurna sarhoş olup arabasıyla insanları ezen ve hapiste yatan birinin, çıkar çıkmaz özgürlüğünü kutlamak için meyhaneye dalması da bundandır. Böyleleri için geçmiş yoktur ve er ya da geç önlenebilir. basit bir hata onlara çok ağır bedel ödetecektir.

    peki ya gelecek?

    insanoğlu için "gelecek" kelimesinin gerçek anlamı küçük ama oldukça kuvvetli bir umut ışığından başka bir şey değildir. insan her akşam yatağa ertesi sabah kalkacağını düşünerek yatar, ama bunun bir garantisi yoktur. Hatta benim bu entryi bitirebileceğimin, bitirsem bile kaydedip gönderebileceğimin ya da sizin görüp sonuna kadar okuyabileceğinizin de garantisi yoktur...

    Peki ama beni bu entryi tamamlamak için çalışmaya yönelten güç nedir? Sadece basit, zayıf, en küçük rüzgarda bile sönecekmiş gibi görünen ama fırtınada bile sönmeyebilen bir ümidin alevidir. "Dur bakalım," deriz, "daha önümüzde uzun yıllar, yapacak işler, tadacak yemekler, gidecek yerler, tanıyacak insanlar var!", sanki doğarken kontrat imzalamışız gibi...

    Çok mu karamsarım? hayır, sadece gerçekleri, olduğu gibi görüp, kabul edecek cesaretim var. Ve bunun sebebi geçmişi hatırlıyor olmam. Ben geçmişi inkar edip her sabah arsız bir gülümsemeyle insanların arasına karışmak yerine, hatalarım ve doğrularımla yaşamayı tercih ediyorum. her sabah kalktığımda geçmişteki hatalarım için bir saat ağıt yakmıyorum, ama olup bitenleri tamamen unutup sonra da ağzım bir karış açık şaşırmıyorum.

    Yo, hayır, hiç unutmuyorum...
    26 ... aberystwyth
  • yapay zeka dünyanın sonu mudur

    13.
    insan denen varlığın zihinsel ve bedensel gelişimi ne denli uzun zaman alan, ne denli zorlu bir süreçtir!

    Yıllar boyu gözlerim kapalı, kulaklarım tıkalı dolaşmadığım halde, gördüğüm ve öğrendiğim sayısız şeye rağmen, pek çok olayın kafama yerli yerine oturması için zaman geçmesi gerektiğini görüyorum. dün eksik olan parça bugün bulunuyor ve ertesi gün tüm bir bilmecenin parçaları yerine oturuveriyor.

    Hep ezberleyen değil, öğrenen, işin aslına vakıf olan bir adam haline gelebilmek için uğraştım. Ve aslına bakarsanız tersi de benim açımdan pek mümkün değildi. Genetik yapımdan kaynaklansa gerek, ezberim tam bir felakettir. Bir formülü ezberleyip yeri geldiğinde kullanamam. Okul hayatım boyunca sırf bu yüzden neler çektim neler... Ama işin iç yüzünü anlatırsanız bana, dinler ve elimden geldiğince de hazmederim.

    Tabii mucize beklemeyin, sonuçta benden bir einstein yada bir Von braun çıkmaz, ama hiç yoktan iyidir.

    Sorun şu ki, bu gezegendeki çoğu insan için "öğrenmek" başlı başına bir lüks haline gelmiştir. Basit hareket şablonları, konuşma balonları ve içgüdüsel tepkiler çoğunlukla yaşamı sürdürmeye yeterken başka türlüsü de beklenebilir mi, bilemiyorum.

    Ne var ki bu yeterli midir? Eğer halen mağaralarda komünler halinde yaşıyor, av ve toplayıcılıkla geçiniyor olsaydık, o zaman bu soruya olumlu bir cevap verebilirdim. Ama öyle bir dünyada değiliz artık.

    Teknolojinin girmediği yer kalmadı gibi bir şey. ve aslına bakarsanız modern bilimin biriktirdiği veriler günlük hayatlarımızda yeni yeni kendilerine yer bulmaya başlıyorlar. Bilim adamları sizin ya da benim tüketebileceğimizden daha hızlı üretiyorlar. Ama daha da kötüsü, artık çalışmaları öyle bir hale geldi ki, sıradan insanların anlayışının çok çok ötesine geçtiler. Bu nereye götürecek biz insanları?

    Çalınmaması için cep telefonuna muska asanlar, kamyonuna koruyucu dualar içeren etiketler yapıştıranlar, evinin girişinde kurban kesip kanıyla alnına çizenler ve daha neler neler. Sorun ne yaptığınız değil, neye inandığınız. Sonuçta insanoğlu aciz, ölümlü bir yaratıktık ve daha üstün bir gücün kendine göz kulak olduğuna inanmaya hep ihtiyaç duyacaktır. Ben kendimce bir Tanrı inancına sahip olduğumdan bunu sorgulamıyorum.

    Sorguladığım şey şu, bizler ne zaman teknoloji ve inançlarımız arasında yitip gideceğiz?

    Bugün bir insan arabasına koruyucu bir dua asarken kendine daha üstün bir güce, bir yaratıcıya inanıyor olabilir. Ama on nesil sonra bu niyetin bambaşka bir hale dönüşmeyeceğini kim garanti edebilir?

    o filmlerde falan izledikleriniz hayal ürünüdür, ama zaten bugünü konu almamaktadır...

    tamam, ben bugün "makine ruhları" ile kastedilenin "yapay zeka" olduğunu anlayabiliyorum, ama gezegenin kalan kısmı için de durum böyle mi? Bizler teknoloji ve bilimle donanmış bir "Altın Çağ" beklerken, aslında Kendimize hızla elektrik lambalarıyla donanmış bir başka karanlık çağa sürüklüyor olabilir miyiz?

    Sakın "makinelerin tanrısı olmaya oynarken, birdenbire kendimizi tam tersi bir durumda bulmayalım?

    Bunun bize ne zararı mı olur? Öyle ya, makineleri bilmem ama, bizler zaten uzun zamandır üzerinde resimler olan küçük kağıt parçalarına tapmıyor muyuz? Hayattan ölüme dek her şeyi o kağıtlarla ölçüp biçmiyor muyuz? Belki de çok kötü olmaz ha?

    bunlar paranoyakça düşünceler mi? hiç sanmıyorum...

    inandığım bir şey var ki o da; insanların kendilerinde olandan daha büyük bir zekanın ürünleriyle oynaması pek tekin değildir...
    23 -2 ... aberystwyth
  • pakistanlılar

    5.
    ingilizce'yi ağlar gibi konuşurlar. Neredeyse kara derili, kavruk, inanılmaz derecede güzel gözlü, epey mahcup, epey ezik insanlar.

    Eskiden "Hintli Müslümanlar" diye tanırdık onları. ingiltere, bırakmak, boşaltmak zorunda kaldığı hiçbir eski sömürgesinden ortalığı karıştırmadan, bölüp parçalamadan çekilmediğinden, onlar da ister istemez ayrı bir dine inanan kardeşleriyle kapıştılar, iç savaş sonucu Pakistan derler, Hindistan'dan ayrı bir devlet çıktı ortaya.

    Sonra sık sık gene dövüşür oldular kardeşleriyle, Keşmir sorunu yüzünden habire "sıcak çatışma" tehlikesi ile karşılaşırlar.

    Hani şu, kurtuluş savaşımıza altın gönderip destek olan Hintli Müslümanlar. Camilerinde, cumalarda, savaşı Mustafa Kemal Paşa'nın kazanması için hep birlikte dua edenler.

    Hoş, içlerinden, Kemal Paşa'yı görmeye, elini öpmeye gelenlerden ingiliz'e casusluk eden bir soysuz da çıkmamış değildi ya. Ankara'da, Karaoğlan Çarşısı'nda ipe çekilen Mustafa Sagir hani.

    Sonra baktılar, Kemal Paşa onların sandığı gibi yalnızca Batı ile dövüşen bir asker çıkmadı, "islam'ın kılıcını elde tutmak" değil tasası, kanserli osmanlı" dan yeni bir ülke "adam etmeye" çalışan bir devlet adamı, bir önder, başka hiçbir ülkede çıkmamış, kolay kolay çıkmayacak, onların düşlerinde bile göremeyecekleri bir dev.

    Küstüler! Sırt çevirdiler. Hayli kırılmışlardı bize...

    ne yalan söylemeli, biz de otuz-kırk yıl kadar yok saydık onları. tıpkı arapları tümden defterden sildiğimiz gibi, dönüp pakistan'la da ilgilenmedik.

    sonra bir anda beklenmedik bir şekilde tekrar can ciğer kuzu sarması falan olmuştuk ama hiçbir zaman iki halk birbirine tam anlamıyla yaklaşamadı...
    21 ... aberystwyth
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    32963.
    Kral ve ben...

    Yürüyorduk engin buğday tarlaları arasından uzanıp giden patikada...

    Kralın başında bir taç vardı, bir zamanlar halkının ona sadakatle sunduğu. Altın paslanabilir miydi? Kralın tacı paslıydı oysa. Ya altın değilse, diye düşündüm bir an. Halkı cidden bu kadar sahtekar olabilir miydi bir kralın? Ama belki de kralın yüreği karardıkça kararmış, en sonunda tam altın işlemeleri bile bu duruma isyan edip paslanmıştı? Kim bilir? Ben değil, ben simyacı değildim, asla da olmadım. Kralın tacı paslıydı, tıpkı sırtındaki eşsiz samur pelerinin yırtık ve kirli olduğu gibi. Ya da belinden sallanan atalar yadigarı kılıcın kırık olduğu gibi.

    Gibiler ve gibiler ve gibiler...

    Kral artık kral bile değildi sanırım, ama ne onda bu gerçeği anlayacak kafa kalmıştı, ne de ben de yüzüne söyleyecek yürek.

    Korkumdan değildi tabii ki suskunluğum. Kılıcı kırık bir kral yine de tehlikeli olabilirdi tabii, ama ben bir zamanlar inanmıştım krala. inancın yıkılması ne denli kötü bir tecrübedir, işte şimdi onu tadıyordum.

    Kral ise delirmişti. engin buğday tarlalarını bana gösterip gülüyordu. "Ah işte, bu yıl kıtlık yok ve halkını hem şişman, hem de mutlu olacak!" diye sırıtıyordu. Kralın kirli suratı ve susuzluktan çatlamış dudakları onun bu deli gülümsemesini daha da ürkütücü kılıyordu.

    Nasıl söyleyebilirdim ki? Orada ne tarla vardı, ne de buğday! Ama kral altın sarısı başaklarla dolu, hasada hazır buğday tarlaları arasında yürüdüğümüze inandırmıştı kendini bir defa. Çöl uzanıp gidiyor, o sonu gelmeyen kahkahalar atıyordu...

    Keşke kralın soytarısı olsaydım, diye geçirdim içimden. Kral soytarıları en az krallar kadar delirme hakkına sahiptir. Tıpkı krallık gibi, bu hak onlara doğuştan geçer, ama kimden bakın onu ben de bilemiyorum!

    Her soytarının babası da soytarı olmaz ya! Ama en azından soytarı olarak bir avantajım bulunabilirdi. kralı yakalayıp burnunu çizmelerimin altında gıcırdayan kuma sokabilir, kulağına tüm gücümle "uyan be sersem! artık ne sen kralsın, ne de ülken yemyeşil! Burası cehennem olmalı ve eğer öyleyse Tanrı yardımcın olsun! Çünkü iblisin ben olacağım!" diye haykırabilirdim. Ama tabii ki ne ben soytarıydım, ne de burası cehennemdi. Burası o ahmak herifin ülkesiydi. Ya da daha doğrusu ondan geri kalan...

    Kral yürüyordu, yemyeşil korular sandığı sinek ve yılan kaynayan bataklıkların içinde. Ben de yanında bata çıka yürüyordum tabii ki. o baharda çiçek açan yemyeşil meyve ağaçlarının kokularını özlemle içime çektikçe midem kalkıyordu. Çünkü kokusunu alabildiğim tek şey bataklığın dört bir yanında çürüyen sayısız asker cesedinin kokusuydu...

    Buradaki savaştan sağ kalanlar bir başkasında telef olmuşlardı. cesetlerle ilgili en büyük sorun ise kendilerini gömemiyor olmalarıydı. Keşke bu mümkün olsa, diye düşünürken yavaş yavaş kralı etkileyen çılgınlığın bana da bulaşıp bulaşmadığını merak ettim birden...

    Çılgınlık bulaşıcıdır, demişti tanıdığım yaşlı bir bilge. Bunu da yok olmakta olan ülkenin çaresizlikten delirmiş, etrafa saldıran vatandaşlarını bir kuleden seyrederken söylemişti. Sonra çıldırmamak için aklına gelen tek şeyi yapmış, kendini kuleden aşağı atmıştı. Aşağıdaki halkın arasına doğru düşerken tüm gücüyle "Yaşasın suyun kaldırma gücü!" diye bağırdığını da hayal meyal hatırladığını söylüyordu yaşlı bilge...

    Sanırım yaşlı bilge adam, bilgeliğinin gerektirdiğini yapmakla ve çılgınlık dalgasından kurtulmakta biraz geç bile kalmıştı...

    Sonra düşüncelerim acı bir çığlıkla bölündü. Kan içindeki ellerimi kaldırıp şaşkınlıkla baktım...

    Kral yerde yüz üstü yatıyordu ve sırtından girip göğsünden çıkan kılıcım yüzünden hareket etmekte zorlanıyordu. Çoktan ölmüş olduğunu da hesaba katarsak bu çok doğaldı tabii ki. Kalbe saplanan kılıcın böyle yan etkileri vardı maalesef...

    Ama kral ölümde bile inatçıydı. Ya da öldüğünü kavrayamayacak denli çıldırmıştı. Bu mümkün müydü?

    Bilmiyordum, ben hekim değildim, hiç olmadım...

    Bildiğim tek şey vardı. Artık var olmayan bir ülkenin, isimsiz bir bataklığındaydım, ellerim kan içinde...

    Kral bağırıp duruyordu, bense şaşkın, suskun, çaresiz dikiliyordum cesedinin başında...
    25 ... aberystwyth
  • heykelcilik

    1.
    "heykelcilik" denen nane, bu coğrafyada yerlerde sürünür. sebebi olarak "dini" öğretiler gösterilir ya hani ama ben hiç şahit olmadım ki bir Osmanlı büyüğünün yada padişahının heykeline saldırıldığına...

    genelde bile değil her zaman, bir çember sakallı çomar, elinde balta yada çekiçle Atatürk heykeline saldırırken görüntülenir. bu dangalakların derdi aslında heykel falan değildir, din de değildir. dertlerinin ne olduğunu siz daha iyi bilirsiniz efendim...

    ama...

    Heykeller de gene pare pare parçalanmaya devam ediyor. Bizde "canım işte çember sakallılar kırıyorlar" deyip geçiyoruz. Kıran çember sakallı olunca içimiz rahatlıyor. Size samimi bir şey söyleyeyim mi? ülkenin dört bir yanına, parklara meydanlara, ne olduğu, kimi ima ettiği, ne anlama geldiği belli olmayan heykel niyetine dikilen sefilliklerin çoğunluğu arasında öyle garabet harikaları var ki, işi çember sakallılara bırakmadan benim elime çekici alıp gidip kırasım geliyor!

    Türkiye'de neden heykele kimsenin yüz vermediği, yontuya burun kıvırdığı uzun süredir tartışılır. "Efendim, bizde bunun geleneği yok" denir, "bizim için yeni bir sanat dalı sayılır". gelenek neden bir türlü yaratılmaz, kurulmaz, kimse işin o yanına takılmaz orası da ayrı bir konu..

    mesela şu nasıl bir heykel ya; heykelcilik

    ne lan bu?

    mesela öylesine garip Atatürk heykelleri var ki, büyük önderi onurlandıracağız diye mezarında ters döndürecekler neredeyse...

    şimdi soruyorum; Heykel yaptığını sanan Akademili şabalaklar neden Türk milletine, halkımıza bu kadar uzak, bu kadar yabancı, bu kadar ilgisiz eserler koyuyorlar ortaya?

    Neden bir Türk Müziği, bir Türk Edebiyatı, bir Türk Mimarlık(!), bir Türk Dokumacılığı, bir Türk Halıcılığı, bir Türk Minyatürü, hatta yeni yeni bir Türk Resmi vardır da, bir Türk Heykelciliği yoktur?

    Giacometti'den arakladığınız ince uzun çıplak kadın figürleriyle kime ne anlattığınızı sanıyorsunuz?

    Ne idüğü belirsiz birtakım soyut hacimler kesip biçerek, aydın düşmanı çevrelerin sizinle "entel" diye dalga geçebilmelerine çanak tuttuğunuzun farkında değil misiniz? "Canım, nasıl olsa kıranlar çember sakallılar" deyip geçmek, işin en kolayına kaçmak olmuyor mu?

    Ama bu güç ve zahmetli bir yol tabii, bir Türk Heykeli yaratmak, bir sentez yapmak, olmayan bir geleneği kurmanın onuruna kavuşmak. Hem heykeli yontmak, hem heykelin seyircisini yontmak, hem de kendini yontmak sanatçı olarak...
    23 ... aberystwyth
  • insan

    1335.
    Topraktan yaratıldı insan, minerallerin, asitlerin, hücrelerin arasından...

    Tek hücreliydi ataları ve her bir hücre derinliklerinde, kıvrım kıvrım gizemlerle kodlanmıştı. Doğası buydu insanın, basit ve tek olmak, sırlarla doğup sırlarla ölmek.

    Ettiklerin buldu yerini ve tüm kötülüklerin sardı çevreni. Kaybeden hep sen oldun, kazanmak için ezdikçe...

    Asitler can buldukça büyüdü, bir araya geldikçe canlandı. önce yüzmeyi öğrendi ve sonra yürümeyi.

    iki ayağı üzerinde dikildigi gün, toprağın, yaradılışın kaynağının üzerinde dimdik durdu ve düzen başladı. insan başkalarına pislik bulaştırdıkça, kendisinin yükseleceğini sanıyordu. Ama başkalarına sıvadıkça, kendi pisliğe battı...

    Günahlar cehennemi yarattı ve insan bir kere daha kendi hataları karşısında irkilmekten aciz, kendine hak verdi...

    saf zihin temizliğiyle var olabilirdi insan. Düşündükçe ilerledi, ilerledikçe arkasında yıkım bıraktı. Sevmeyi öğrendi ama sadece kendini ve kendi seçtiğini. insan dünyada her şeyden çok acı yarattı. Ve daha da utancı, nice mutlulukları başkalarının acıları üzerine kurdu.

    Saf zihni hayaller doldurdu, mücadeleler... Her seferinde cezalandırdı, kazandıkça umursamamaya başladı, acı vermeye, kin tutmaya, nefret etmeye. Var olamayacak kadar saftı zihni, temizdi. Aslında hiç var olmadı.

    Dünyanın güzelliği ve insanın pisliği harmanlandı; her seferinde insan kazandı. Cehalet sardı yerküreyi, anlamsız yere acı, anlamsız yere ölüm, anlamsız yere günah. kimse kurtaramazdı, hiç bir şey çözemezdi insanın kör düğümünü.

    Birbirine eziyet etmeden yaşayabilir miydi insanlık? Küçük hesapları olmadan. Her adımında herkesin mutluluğunu düşünerek, saygı duyarak, anlayarak, konuşarak, dinleyerek, severek, çaba vererek yaşayabilir miydi insanlık?

    Bir mutluluk adası olabilir miydi yeryüzünde?

    Mutluluk olsaydı keşke ve çirkin bir yalanı yaşamaktansa güzel bir yalanı yaşasaydık.

    mutluluk...

    Büyüdükçe mi oldu yoksa zamanın akışı mı bu dehlize iniyordu, her geçen gün daha saçma her geçen gün daha çirkin oldu dünya. Sokağa çıkmaktan korkar oldu, tahammülsüz oldu ve sevgisiz.

    Karardı, kurudu, yaşlandı ve her seferinde parça parça taşlaştı ruhu. Acımadan, hissetmeden, sevmeden, günler, geceler, mevsimler, yıllar, asırlar...

    Güneş hiç doğmadı artık, artık güneş hiç olmadı. Kaçsaydı, keşke vakti varken, kendini kapatmadan, kendini kandırmadan önce.

    her şey neden nefret etti bizden? neden nefret ettirdik kendimizden?

    Yoksa dünya, bizi bizden çok mu sevmişti?

    utanmışlığımızı kompleks yapmadan önce belki de gerçek bizle yüz yüzeyken çok sevmişti bizi doğa.

    Ama ne kaldı ki bizden geriye sevecek. Her gazetenin üçüncü sayfası gibi aynı hayatlarımız. Güzelliği yaratmadık, güzelliği harcadık, fütursuzca, yersiz yere, sırf cahilliğimizden, sırf aptallığımızdan.

    ihanet ettik toprağa, ilk canlıdan ilk at binene, bu toprağı ilk ekenden bu topraklar için ölen herkese dek...

    ihanet ettik atamız kim varsa...

    Mutluluk olabilir mi dünyada? Bizde olmayan bir mutluluk, esenlik. Saf güzellik olabilir mi dünyanın bir yerinde... Bir ada... Mutluluk Adası. Olabilir mi?

    insan
    35 -1 ... aberystwyth
  • sahip olma saplantısı

    1.
    geçenlerde televizyonda haberlere göz gezdirirken ilginç bir duruma denk geldim. normalde pek televizyon seyreden bir insan değilim, Acun'un adasında yaşananlar yada para için birbiriyle yarışıp kendini rezil eden embesiller, sabahtan akşama kadar konuşup sözde ülkeyi kurtaran yorumcular, manken lolipop ile futbolcu hophop'un aşk meşk geyikleri olsa olsa midemi kaynatır en fazla, o da sıkıntıdan....

    ama onca kanalizasyon atığının arasında bir haber vardı ki, hem yüzüme bir gülümseme getirdi, hem de beni düşüncelere gark etti. hem de hiç işim gücüm yokmuş gibi.

    haber şu; 70'lik ihtiyar, 3.5 metrelik banyo küveti irisi, her tarafı yamalı bohçaya dönmüş hırpani yelkenlisi ile bir dünya turu daha bitirmişti...

    sahip olma saplantısı

    adam yorgundu ama yüzünde ancak tuzlu sudan gelebilecek bir bilgelik vardı. "elde olan imkanlarla ancak buna gücüm yetti" diyordu yaşlı kurt. ve bende sanki o hurda, hani dokunsan alabora olacakmış gibi duran küvetin içindeyken karada olduğundan daha rahatmış gibi bir izlenim bıraktı.

    elde olanla ancak bu kadarı mümkün oldu. bu sözler alçakgönüllü değilse ben de bostan korkuluğuyum! adama bakar mısınız? hem dünyayı yamalı bir bohça ile dolaşıyor, hem de neler söylüyor! çoğu insanın bir bardak su için koltuğundan kalkmaya üşendiği "modern çağ" içinde yaşıyoruz. gidip istinye sahiline bir göz atın, öyle tekneler var ki neredeyse sudan havalanıp en uzak yıldıza uçacakmış gibi havalı görünüyorlar. ama iş okyanus aşmaya geldi mi acaba kaç tanesi o ihtiyar keçinin yamalı banyo küvetiyle boy ölçüşebilir?

    ama zaten en zayıf noktamız bu değil mi?

    "sahip olmak" saplantısı değil mi bizi yiyip bitiren?

    peki elde olanın tadını çıkarmaya, elde olandan sonuna kadar faydalanmaya ne oldu?

    her köşe başında duymaktan tiksindiğim bir geyik bu "abi millet nasıl yaşıyor be!", milleti boşver de, bana bir söyle bakayım, sen nasıl yaşıyorsun? elinde olanın kıymetini bildin mi ki çok daha iyisini almaya bu kadar heveslisin?

    bazıları ise daha farklı bir yaşam sürüyor. porselen takımlara aldırmayıp teneke tabağın içindeki yemeğin tadını çıkarıyorlar. metrekaresine aldırmayıp başlarının üzerindeki çatının altında güzelce kestiriyorlar. karşılarındakinin elbisesi değil, yüzündeki ifadeye, gözündeki parıltıya, sesindeki anlama dikkat ediyorlar.

    onlar farkında olmasalar da bir şeyin bilincindeler. o da insanın yaptığı her şeyin temelinde yine insanın olduğu, her şeye insanın anlam kattığı gerçeği. yaşlı adamın eski teknesi gibi, o da sadece içindeki o adam varken bir anlam ifade ediyor. çok daha varlıklı, daha büyük tekneleri olan, ama demir almaya üşenen adamlar sadece daha büyük teknelerin hayalini kuruyorlar. açık denizlerin ve rüzgarın değil... yaşlı adam bu yüzden önemli , bu yüzden güçlü, elde olanı kullandığı için, onunla sınırları zorladığı için.

    yaşlı adam gibileri olmasaydı ne olurdu peki? onun gibi insanlar olmasaydı, herkes yanındakine özenerek geçirseydi hayatını hiç istisnasız, ne olurdu?

    hiçbir şey olmazdı. uygarlık dediğiniz şey olmazdı mesela. çünkü uygarlık hep elde olanı sonuna dek kullanan, sınırları elde olanla zorlayan insanların ürünüdür. büyük imparatorlukların dev donanmaları hep var olmuştur. ama daha gelişmiş daha güçlü, daha iyi gemileri icat edenler hep elde olanın anlamını çözmüş, ilmini hazmetmiş insanlardır.

    peki ben niye taktım o yaşlı adam ve teknesine? kıskanıyor muyum yoksa?

    pek değil, denizin öfkeli halini bilen biri olarak zaten tekneyle dünya turu bana biraz ters iş. ama yaşlı adama imreniyorum. çünkü o benim sık sık yaptığım gibi aptalca mazeretlerle hayatını ertelememeyi az çok öğrenmiş gibi geldi bana...

    eh, kim bilir, belki ben de, siz de bir gün öğrenirsiniz...

    saplantılardan vazgeçebilirseniz...
    34 -1 ... aberystwyth
  • türk bayrağının rengi siyah olsun

    20.
    geri zekalı herifçioğlunun teki dilekçe yazmış. (gerçi zekası geri olmasına rağmen dilekçeyi de nasıl yazdığına şaşmadım değil...) tenezzül edip cevap vermeye bile değmez ama anayasana'nın 4. maddesi der ki; "değişmesi teklif bile edilemez". yani devletin şekli, dili, bayrağı, bütünlüğünde herhangi bir değişiklik teklif bile edemezsiniz.

    aslında haber niteliği bile taşımıyor ama gündeme konu lazım.

    ama beni "rama gibi doğaya götüren" cevaplar, "sen bu bayrağın hikayesini biliyor musun çomar?" şeklinde tepkiler...
    37 ... aberystwyth
  • erkek milleti değil mi hepsi aynı

    32.
    bir 14 şubat sevgililer günü teranesini daha geride bıraktığımıza göre gerçek hayata dönebiliriz diye düşünüyorum...

    tamam, mumlar yandı, yemekler yendi, sevgi sözcükleri fısıldandı, buraya kadar her şey "mükemmel" gittiyse sevişildi hatta. ama kazın ayağı öyle değildi. nasıldı? perdeliydi! erkek milleti değil mi hepsi aynı

    şu vakitlerde, erkek cinsi, amerikan piçlerinin kendisine dayattığı 14 şubat tantanasının etkilerinden çıkmaya başladı ve "öküz ruh" geri döndü. nerede o dün sevişebilmek için birbir türlü şebeklik yapan hemcinslerim, nerede şimdi ki öküz? (dün gece rulman'a sokmaya çalışan erkekleri bu entryde pas geçeceğim...)

    goygoyu bir kenara bırakalım ve erkek milletini bilimsel araştırmalara da dayanarak inceleyelim, çomak sokalım, karıştıralım;

    öncelikle söyleyin bakalım kaç çeşit erkek vardır?

    Ne bileyim ben kardeşim, erkekten anlamam, uzmanlık alanım da değil! Siz söyleyeceksiniz, biz de öğreneceğiz...

    erkek dediğim, Türk erkeği elbet... Daha doğrusu, "erkeeggg", ya da "irkeehh" ("Vallahi kardeş, erkek milleti millet değil illet" diyenler de var ama onlara kulak asmayın).

    şimdi fazla uğraşmayınız, ben sizin yerinize bir araştırma buldum konu ile alakalı, öğrendim. biliyorsunuz, ünlü Amerikan araştırma kuruluşu gallup'un türkiye temsilcileri ve de dolayısıyla bu memleketin de en ciddi ve lafına, bulgusuna en güvenilir araştırma şirketi.

    işte bu araştırma şirketi, oturmuş, (daha doğrusu, kalkmış), Türk erkekleri üzerine bir araştırma yapmış...

    Türk erkekleri beşe ayrılıyormuş efendim... Araştırmanın sonucu bunu gösteriyor.

    Yoo... "Koçlar", "tekeler" ve de "eeerkekler" falan şeklinde değil.

    araştırma şirketi, bu beş ayrı gruba, yakıştırma yoluyla, şu isimleri uygun görmüş; "Klasikler"... "Gerginler"... "Uzaktakiler"... "Yakınanlar"... Ve, "yenilikçiler".

    Şimdi bakalım, ne menem çeşitlerdirler?

    Efendim, "klasikler", bildiğimiz maganda takımı. Bunların "tuvalet kağıdı kullanma alışkanlıkları" yokmuş... Ya mabatlarını taşa, incir yaprağına neye siliniyorlar, ya da en kabadayısı bile rahatsız olmadan çekiveriyor pantolonunu... "Teemmüm edeni" var mıdır bilinmez, ama sanmayın ki tuvalet kağıdı kullanmıyorlar da taharet bezi bulundurmak adetleridir!

    Bunların yalnızca yüzde 13'ü dişlerini fırçalarmış! bunlara, "toplumsal mozağimizin temel taşları" sıfatını uygun bulmuş...

    "Kitap okumak fuzuli bir iştir, yarar sağlamaz" görüşündelermiş... Ayrıca spor da yapmazlarmış...

    Her konuda az biraz bilgisi olduğuna inanırmış "klasik" gruptakiler.

    "Sen siyasi yelpazenin neresindesin hemşerim, de babayım bana" diye sorulduğu zaman, kendini "sağcı" olarak niteliyormuş... Oysa ne sağdan ne soldan haberi var yamyamın... Solcu deyince aklına ille de "komünist" gelip takılıyor, ona şiddetle karşı, komünistler dinsiz ve "ahlaksız" ona göre... Ama komünistlerden en çok, "eyvah, şincik bunlar gelir de mallanma el kor he mi" diye korkarmış "klasik".

    bu grup, arka camında osmanlı tuğrası olan bir doblo'ya binen çomarlar.

    Kızını bir an önce evermeye çalışıyor, karısına da, "moderen" olduğundan değil de hem rahat, hem pratik, hem de ucuz olduğundan gecelik yerine eşofman giydirmeyi kabullenmiş... Türk erkeğinin yüzde 24'ü bu cins.

    Gelelim "yakınanlara"... Bunlar yüzde 17'de kalıyorlar. "Türkiye'de karamsarlık motorunun dinamosu aha işte bu tiptir" diyor uzmanlar...

    içkiyi, sigarayı çok severmiş bu çeşit, kendini "solcu" olarak tanımlıyor ama kitap mitap okumadığından kelli, solun ne olduğundan ne olmadığından pek haberi yok...

    "Klasik", magandanın sağcısıysa, "yakınan" da solcusu işte.

    Ve de elbette, ağır arabesk takılıyor! Bir kısmı bildiğiniz düz arabesk, bir kısmı da, sol arabeske verilen isimle, "özgün müzik"... (Hani çalıp söyleyen kıro solcuysa daha makbul sayılıyor ya...)

    Efendim, bu "yakınanların" da ancak yüzde 23.7'si tuvalet kağıdı kullanırmış... Şimdi tutup da "kıçını silmesini bilmeyen solcular" desem bu sefer de "devrimci" bir dangalağın küfürlerine maruz kalacağım... Aman neme lazım, sonra gelip vurmaya murmaya kalkarlar...

    Bunlar, gene elbette, yoğun birahaneye yazılıyorlar! "Muntazaman devam ettikleri" diğer bir yer, sigara dumanı kokan, yeşil çuha masa örtüsü cıgara yanığı dolu, kül tablası eğri büğrü alüminyum, mahalle kahvesi... üçüncü sınıf meyhanelere de müdavim bunlar, masasının muşambası boktan, rakısı hileli, soğuk mezesi bayat, sıcakları da eşek etinden olacak, bir köşede bangır bangır televizyonda saat sekiz haberleri!

    Buna karşılık kendileri sinemaya, tiyatroya ve konsere hiç mi hiç uğramıyorlar... Ama solcu bunlar...

    Spor yapanı var içlerinde, ama yüzde 35'i topu görse bomba diye karakola götürecek... malum "spor" kitlelerin afyonu, ne demiş "salazar", "futbol olmasaydı portekiz'i idare edemezdim" dememiş mi, öyleyse tu kaka.

    (Eskiden, mesela Doğu Almanya'nın, mesela Sovyetler'in sporun her dalında kazandığı olağanüstü başarıları hatırlatsanız, "canım onlar revizyonist" karşılığı gelecektir muhtemelen!)

    Dangalaklar, pardon, "yakınanlar", futbola karşılar, futbol oynamıyorlar ama televizyonda yakaladıkları zaman karşısına geçip seyretmeye de çaktırmadan bayılıyorlar üstelik! Çamur atıyor değilim, vallahi ben araştırma şirketinin yalancısıyım.

    Sesleri gürmüş. Erkek erkeğe gezmeyi seviyorlar, çoğu zaman elde tutuşuyorlar erkek erkeğe, ya da sarmaş dolaş... "Bir kötülük aramayın" ama, Almanya'da yanlış anlaşılıp bıyık altından dalga geçildikleri görülebilirmiş oralarda yaşayanları...

    Bugüne kadar hiçbirinin mayo giydiği, denize girdiği görülmemiş, işitilmemiş mesela.

    Kaldı yüzde 10... Onlar da, gene araştırma şirketinin deyimiyle, "yenilikçiler".

    Onlar azıcık Batılı. "Avrupai" takılıyorlar, ya da cumhuriyetin ilk yıllarının moda deyimiyle, "asri".

    Batılı da, ancak yüzde 50'si bıyıksız!

    Bıyıksız kesimi, kendini demokrat olarak tanımlarmış.

    Bu kesimin de büyük bölümü, "sağ" deyince aklına "islamcı" geldiğinden demokrat geçiniyor, kravat takıp pantolon giydiği için Sabancılara yada koçlara bir itirazı yok mesela, onun derdi çember sakallıyla.

    "Cinselliğin önemini kavramış, yeniliklere de açıkmış" bu yenilikçi tip.

    Kadınların özgürce yaşamasına karşı değilmiş, ama bileğine altın künye takmayı da ihmal etmiyor! Bu da bizim uygar erkeğimiz. Eh, ötesini yarın siz hesaplayın!

    Geldik yüzde 25'e... Bunlar, "gerginler" tayfası...

    Bunlar karamsar. Hem de çok.

    "işlerin yolunda gitmediği kanısındalarmış".

    Tabii diş fırçalama gibi kötü bir alışkanlıkları yok (!) Deodorant, tıraş losyonu falan gibi gavur icadı şeylerin de uzağından bile geçmiyorlar...

    Hem dişleri pislikten yolun tutmuş, ağızları leş gibi kokuyor, hem kişisel bakımına dikkat etmiyor, hem de "işler yolunda gitmiyor"...

    Tabii, ne sandınız, başka ne diyecekti hayvancık? içlerinde, tuvalet kağıdı kullanmayan oranı da tabii yüzde 87.9... Arabesk seviyor ama, "orrrcinal" türkü dinlemeyi daha çok seviyor.

    Yanık memleket havalarına düşkün.

    Derdi günü, daha fazla para kazanmak.

    Ama daha fazla para kazanmak için önce dişini fırçalayıp kıçını silmesi gerektiğini bür türlü aklına getiremiyor garibim.

    işin acısı, koltuk altı ondan daha fazla kokan ayının ondan daha çok para kazandığını sık sık görmüyor da değil, o zaman kendisine ettiğimiz küfürü geri almamız gerekecek... Olsun, biz önce edelim de sonra geri alırız.

    "fırsat bulunca evlenir, hemen çocuk yaparmış."

    öyle ya, karının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin! "Gergin Türk erkeğinin" şiarıdır.

    Paraları yok ama taksitle televizyon, iphone alıyorlar.

    "Dünyadan umut kestikçe din eğilimleri artar"mış.

    Allah kabul etsin.

    "Otoriter yönetim biçimlerine en meraklı olanlar da bunlar"mış...

    Vay canına! Ben de şu darbecilerin kitle tabanını kimler oluşturuyor diye merak eder dururdum...

    Bir kaldı yüzde 24... Eh, bunlar da herhalde "uzaktakiler"...

    Hani orada bir köy var ya uzakta, gitmesek de görmesek de bizim köyümüz, hah, işte o köyde oturanlar...

    En garibanı bu, eğitimsiz ve de fakir. "Her şeyi, günah ve günah olmayan diye ikiye ayırırmış."

    Yalnızca yüzde 10'u, yarınının bugününden daha iyi olacağına inanıyor, yüzde 90'ı için zaten batmış dünya.

    Genellikle sakallıymış.

    Reklamlardan etkilenmezmiş. Öyle içki sigara da içmiyor, en büyük zevki tesbih çekmek.

    Çok erken evleniyor, çok çocuk yapıyor ve "kalabalık kümeler halinde yaşıyor".

    Vay anasını, sanki Afrika maymunu!

    Ailesi kabile gibi, ama "aile bağları da pek kuvvetli değil." karısıyla çocuğuyla öyle birlikte yemek yeme, oturup dertleşme gibi alışkanlıkları yok...

    Buna karşılık karısı kendisine "goççum, irkeeem, tekem" gibi şık ve zarif iltifatlar ederek onu onurlandırıyor!

    işte size Türk erkekleri resmigeçidi...

    Beğen beğen, seç seç al! ne kadar ilginç! ben kadın olsam bunları yatağa almam ama bunlar ülke yönetiyorlar ya...

    bu bilgiler ışığında, siz de karar verin bakalım kızlar, "sizinki" hangi cins?
    27 -4 ... aberystwyth
  • cinsel organına rulman sokan adam

    12.
    aslında 14 şubat ertesi, "hayatında yaptığı en ekstrem spor oturduğu apartmanın merdivenlerini inip çıkmak olan adam, sevgililer gününde kamasutra denemeye kalkınca feci şekilde can verdi" şeklinde bir 3. sayfa haberi bekliyordum...

    kabul ediyorum bu kadarını hayal bile edemezdim.

    tamam sevgililer gününe sevgilisiz giriyor olabilirsin de, bu boşluğu nasıl bir "rulman" ile doldurursun?

    hayır haberi yazan dangalak, "F.K'nın cinsel hayatının bittiği açıklandı" demiş...

    kusura bakmasın ama cinsel hayatı bence hiç başlamamıştı...
    21 -1 ... aberystwyth
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    32957.
    yalnızım...

    evet diğerleri bana yakın olmaya cesaret edemediği için yalnızım...

    ama minik aklını ve bildiklerini küçümsemek yerine cesaretli olmayı denemelisin. ben sendeki o etkileyici rüzgarı hissedebiliyorum. sen bundan daha fazlasısın...
    41 -3 ... aberystwyth
  • dünyanın boku çıkmış

    6.
    sabah kalkıyorum, bir de ne göreyim?

    daha dün donuyorduk, şimdi dışarıda hava yirmi derece, gökten yağmur boşanıyor! yarın öbür gün gene soğuyacak canına yandığım, bilmez miyim? ama şimdi kafam nal gibi, ne kahve fayda ediyor, ne nikotin, ne de ağrı kesici. bomboş bakıyorum camdan dışarı, yağmur damlaları şehrin havasından süzüp topladıkları bolca asitle beraber sokaktaki ağaçların son yapraklarını da asfalta dökerken...

    bir yerlerde bir çocuk daha öldü. bir kaç aylık bir bebek, bir insan yavrusu, maddenin ve enerjinin saf hali. altına da etmese hani, al mücevher diye sergile vitrinde, öylesine mükemmel, öylesine ışıl ışıl bir gülüşü olan. manyağın biri öldürdü onu muhtemelen. sırf hayat ona istediğini vermedi diye, sırf televizyonda gördüğü her üstü cilalı içi pislik dolu hırdavata sahip olamadı diye balatayı yakan yaratığın teki öldürdü onu belki. insan hakları mı? ben alev makinesi ne faydalı buluştur diyorum, sen ne diyorsun?

    yemek yemekten bile baydım şu saat itibariyle, senelerdir hep aynı terane, acıktık, ne yemeli? ben bu gezegeni gübrelemek için mi geldim buraya? öte yandan, burayı gübreyle kaplamazsak bütün pisliklerimiz açığa çıkacak korkarım. öyleyse hadi insanoğulları, yemeğe gidelim! daha fazla yemeğe, patlayana kadar yemeğe gidelim!

    bir yerlerde bir çocuk daha öldü. sırf birileri daha pahalı, daha lüks bir arabaya binsin diye açlıktan öldü. yanakları çökmüş, kemikleri çıkmış, peşinde bir akbaba. dayanamadı öldü, ne yapsın? sen ve ben şu lokmadan biraz feragat etseydik ölür müydü? büyük ihtimalle evet, çünkü benim kenara koyduğum lokmalar ona asla ulaşamazdı. etrafta öyle çok akbaba var ki peşimizden sekerek gelen. üstelik çoğu zaman ölmemizi bile beklemek ağır geliyor onlara kemiklerimizi sıyırmak için...

    sokağa çık, insanları gör. bön bakışlarını, salyalar akan ağızlarını gör. gör bak, bunlar senin türünden işte. sen bunlardansın, kendini inkar mı edeceksin? bizi inkar edemezsin, biz senin etin, kanınız! bu da çok sık kullanılan bir repliktir. inkar etmek? benim tüm istediğim hepinizi yok etmek oysa. belki gübre yerine kemik kaplamalı bu gezegeni?

    bir yerlerde sürüyle çocuk ölüyor. çünkü tırnağına kadar silahlı, parası kıymetli bir imparatorluğun şımarık askerlerinin kafasına güneş geçti. ne oldu bebeklerim, askercilik oynamak ağır mı geldi? sizin iki gün tahammül edemediğiniz çöllerde binlerce yıldır yaşıyoruz bizler. o çöllerde medeniyetler kurduk. o çöllerde benim dedelerimin, ninelerimin kemikleri gömülü. tıpkı pek çok başka yerde olduğu gibi. atalarınız mağaralarda, kendi pislikleri içinde yuvarlanırken dünyanın bu tarafında bizler büyük şehirler kuruyor, büyük eserler yaratıyorduk. birazcık güneş canınızı mı sıktı a teknolojik ebu cehil soyları? sakın ola "vicdanın sesi" olmasın sizi delirten? yok canım, hiç sanmam.

    dünya doğudan batıya doğru döner ya, güneşin ışığı o yönde aydınlatır halkları. ama ne aydınlatmak, bin yılda olmayacak bilimsel gelişmeyi elli yıla sığdırdılar! sığdırdılar da, küçük bir sorun var be kardeşim, hangi mideyle hazmedilecek şimdi tüm o gelişme? parayı bastır, medeniyeti al, bozulursa servise gönderirsin! oh ne ala...

    hadi okula gidin, öğrenmekle alakanız olmadan...

    hadi milliyetçilikten bahsedin, ülkenizden nefret edip en kısa yoldan bir yerlerden vatandaşlık kapma sevdasıyla...

    hadi evlenin, birbirinize "mal" gözüyle, "gelir kapısı" gözüyle bakarak...

    hadi çocuk yapın, doğduğu güne lanet ederek...

    dünyanın boku çıkmış

    onlar için sorun yok birader! onlarda kurşun bol biliyor musun? bunun fabrikasını komple otomatik yaptılar, boyuna mermi çekirdeği döküyor robotlar. hani belki işi, aşı, bilgiyi, aklı, sağlığı, hatta ve hatta onurlarıyla ölmeyi bile garanti edemiyoruz çocuklarımıza, olur ya insanlık hali!

    ama doğurdunuz her bebeği mıhlayacak kurşunları var garanti!

    olmadı basarlar hidrojen bombasını tepemize, kökümüze kibrit suyu... kimse de tohumumuza para saymadı ya, nedir yani?!
    26 -1 ... aberystwyth
  • somali

    158.
    http://www.haberturk.com/...inden-izmir-marsi-1828947

    haydaaa!

    daha geçen ay sayın hazreti cimhirbişkinim oradaydı. buluşup konuştu sizlerle. din dedi, peygamber dedi, allah dedi, kitap dedi...

    söylediklerini unutup, çomarları kudurtan marşı çığırmak için bari 30 iş günü bekleseydiniz...
    20 ... aberystwyth
  • eşcinsel evlilik

    102.
    Diyelim kapınız çalındı, postacı bir zarf getirdi. Aldınız, açtınız, içinden bir davetiye çıktı, bir nikah ve de düğün davetiyesi. (Bazı dangalakların her ne hikmetse yapmayı pek sevdikleri yanlışla, "düğün kokteylisi"!)

    Oğlumuz Ahmet ile oğlumuz Mehmet'in falanca gün falanca saatta Zırt Düğün Salonu'nda yapılacak nikah törenleri ve düğünlerini teşrifleriniz. imza, babası Abüzittin, babası Abdül bilmem kim.

    Ne o, pek mi şaştınız?

    Peki, bakın bakalım şimdi elin gavuru ne işler peşinde, nerelere varmış?

    örneğin Kopenhag... Danimarka eşcinsellerin evlenmelerine izin veren ilk ülke. Yani kabul edilen yasa uyarınca, birlikte yaşayan eşcinseller, bu ilişkilerini "kayıt ettirebiliyorlar". bunun yanında 18 ülke daha var; Kanada, ABD, Brezilya, Uruguay, izlanda, Norveç, isveç, Finlandiya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, ispanya, Portekiz, Fransa, irlanda, Birleşik Krallık, Güney Afrika ve Yeni Zelanda. Meksika'da belli hukuki bölgelerde yasal.

    hatta Danimarka'da konunun yasallaşmasının ardından ilk evlenen çiftin de 74 ve 67 yaşlarında Axel ile Eigil olmuştu. Kırk yıldır birlikte yaşayan eşcinsel çift, sanırım 1990 yılında evlenmişlerdi. şimdi muhtemeldir ki öldüler hatta kemikleri bile kalmamıştır...

    eşcinsel evlilik

    geçmiş gün, neyse, Allah mesut etsin diyelim geç de olsa...

    Gelelim Türkiye'ye.

    Ne dersiniz? Evlenebilirler mi Ahmet ile Mehmet? Ya da, Ayşe ile Fatma?

    Gelenek ve göreneklerimiz, örf ve adetlerimiz diyeceksiniz.

    Örf ve adetlerimize göre bir erkek dört kadınla evlenebilirdi, biz onu küt diye tepeden inme değiştiriverdik ama, naber? (Şimdi yeniden değiştirmek, gene dört kadına dönmek isteyenler var, var da, savcı da onların tepelerine biniveriyor.)

    O başka, diyeceksiniz. O, erkekle kadının evliliği.

    Ama bakın, Danimarka'da vakti zamanında o iki yaşlı eşcinsel, neydi adları, Axel ile Eigil, kırk yıldır birlikte yaşıyorlardı. Birbirlerini pek seviyorlarmış anlaşılan. Biri gelmiş yetmiş dördüne, biri varmış altmış yedisine, (daha bu saatten sonra aralarında ne cinsellik olacaktı sanki, yaş yetmiş, iş bitmiştir!) yahu kırk yıl boyunca dırıltısız gürültüsüz hangi erkekle kadın bir yastıkta kocamayı başarabilmiş ki, parmakla gösterilir!

    iki insan birbirini sevsin de, tek sevsin yeter ki, erkek olmuş kadın olmuş ne değişir, diyenler de yok değil.

    Ne yani, parası için tutup evlendiğin herifle, ya da beybabanın seni başlık parasına, iki dönüm tarla, bir sarı inek, üç de bakır bakraca sattığı yamyamla kırk yıl hır gür içinde çile doldurmak daha mı özlenir bir kısmettir, "hayır" bu kısmetin neresinde Allah aşkına?

    Ya da, üstüne gelen genç, güzel kumalara katlanmak?

    Ya da ya da, üç apartman katı, iki "hususi", "şoförde bir de taksisi" var diye nikahladığın dırdırcı kakneme boyun eğmek yıllar boyu, "gözü kör olasıca herif, bana geldiğinde sırtına giyecek ceketin yoktu, sayemde adam oldun" hakaretlerine göğüs germek?

    iki insan birbirini sevmiş, kırk yıl aynı yastığa baş koymuşlar, varsın aynı cinsten olsunlar, gönül de onların keyif de, Allah mesut etsin, diye düşünenler de var dünyada. Biz, Türk milleti olaraktan, hala meseleye öyle bakmasak da...

    Günün birinde, Türkiye'de de, neden olmasın? Daha şimdi değil, görünür bir gelecekte de değil ama, sözgelimi 2089'da, ha?

    Sağa sola "bulaşmadıkça" bu insanlar, elalemin çoluğuna çocuğuna sataşmadıkça, kendi köşelerinde kendi hayatlarını yaşamak istedikleri sürece, neden onlara da bizim gibi mutlu (ya da mutsuz) olma imkanını sağlamayalım?

    Evlilik yapınca ille de çocuk mu üretmek şart?

    Hangisi daha "makbul"? bir erkekle bir kadının ite kaka, zorla, para pul uğruna, "ekonomik güvenlik'" belasına, zavallı, mutsuz bir çocuğun "istikbalini" düşünme ayağından yürütmeye çabaladıkları bir cehennem mi? Yoksa, birbirini gerçekten seven, kafasını çevirip de bir başkasına bakmayan iki aynı cinsten insanın, yıllarca gürültüsüz patırtısız yan yana, el ele, omuz omuza yürütüp götürdükleri bir beraberlik mi?

    Bundan on binlerce yıl önce "poliandri" geçerliydi dünyada, yani bir kadının birden çok erkekle evliliği. Tuhaf geliyor şimdi size, değil mi, olmaz öyle şey, bu ne rezillik diyorsunuz... Neden diyorsunuz bakalım? Bir erkek dört kadın alınca oluyor da, bir kadın dört erkek alamasın mı? O ne kadar "makul ise", bu da bir o kadar makul!

    Demek ki, insanlığın ilerlemesi boyunca, binlerce, on binlerce yılda, her şey, her kavram, her alışkanlık değişiyor. insan dediğin, değişen hayvan! Çocuğun babasını belirlemenin mümkün olamadığı çok çok eski çağlarda kadının "başat" duruma yükselmesi doğal, teknoloji ilerleyip kol kuvveti öne çıktıkça, belirleyici oldukça erkek de öne çıkıyor, insanlık anaerkil düzenden ataerkil düzene geçiyor. Bilim böyle söylüyor bunu, nitekim bakma, kışın ısınmak için gidip dağdan odun kesmek şart olduğu yüzyıllarda erkek çatır çatır ali kıran baş kesendi de, artık bilgisayarı çalıştırmak için bir düğmeye azıcık basmanın yeterli olduğu çağda kadın da özgürlüğüne kavuşmaya koyuldu! Yalan mı? Evliliğin de önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde, kim bilir belki de hemen yirmi birinci yüzyılda ortadan kalkacağını ileri sürenler var. Hem zaten çoktandır tavsamadı mı şu evlilik dedikleri iş?

    O zaman bırakınız evlensinler, bırakınız mutlu olsunlar eşcinseller de, ortadan kalkma yoluna girmiş, modası geçmiş, bayatlamış, işi bitmiş bir kurumun tadını, hayli geç de olsa onlar da çıkarsınlar, diyenler var.

    Hemen çomar siluetine bürünüp bağırıp çağırmayınız, küfürnameler yazmayınız başlığa...

    ayağa fırlamayınız öyle "vay amına koyayım din elden gidiyor, çivisi çıkacak toplumun" diye, itiraz etmeyiniz, tepki göstermeyiniz. dıngıllığın lüzumu yok!

    iki dakika düşününüz.

    hemen yanlış yorumlar yapmayın, durun hele, ben burada eşcinselliği savunmuyorum, kimseyi de buna "teşvik" etmek aklımın köşesinden geçmez.

    Üstelik onlardan pek de hoşlandığım söylenemez, lezbiyenlerin erkek düşmanlığı tersime gidiyor, erkek eşcinsellerin hırçınlığı, dedikoduculuğu, o ille de çevrelerine saldırma tutkuları hiç beğendiğim, onayladığım tavırlar.

    Onlardan uzak durmaya dikkat ederim. Ama onların da insan olduğunu, onların da bizim gibi kendi cinselliklerini yaşamaya hakları bulunduğunu, hiç kimsenin de onları ezmeye, horlamaya kalkışmaması gerektiğini gözden ırak tutmadan, tutmamaya gayret ederek.

    Çünkü, zıtcinseller nasıl insansa, eşcinseller de insandır.

    yoksa siz Danimarka'nın yalnızca sanayi üretiminde, gayri safi hasılada, kişi başına düşen milli gelirde falan mı bizden ileride olduğunu sanıyordunuz?
    20 -3 ... aberystwyth
  • gökhan zan

    781.
    gökhan zan

    Bu çocuğa yorumculuk falan yaptırmaya çalıştılar, beceremedi, konuşmayı bilmiyor çünkü...

    Hadi onu anladık, yazmayı da mı bilmiyorsun?

    Yazarken vaktin var Gökhancım, düşüne düşüne yaz...
    22 ... aberystwyth
  • yeni şeyler getiriyorum