• kayseri de parkta sevişen türbanlı

    27.
    ne dalga geçilecek ne de küfürler yağdırılacak bir durum. şu görüntülere bak!

    Allah'la seks arasında ikilimde yitip giden yaşamlar... daima bastırılan o iç dünya en sonunda bir patlıyor ki ortaya "public sex" çıkıyor.

    ulu orta hayvanlar gibi sürtünecek noktaya gelen, din baskısıyla yetişmiş bir kız, hayır zevk de alamıyor, aslana yem olacağım korkusuyla su içen ceylanlar gibi kafa habire yükseliyor bir o yana bir bu yana bakıyor ama bir yandan da vücudu sürtünmeye devam etmek için alev alev yanıyor...

    ne kadar trajik!

    yazık insanları bu hale getirenlere de bu zihniyeti pompalayanlara da...
    24 -5 ... aberystwyth
  • iran amerika savaşı

    56.
    Amerikan yöneticilerinin ve taraftarlarının altmış yıldır söyledikleri bir şey vardır;

    "Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombaları atıldı, binlerce insan öldü ama bu, savaşın hemen bitmesini sağladı... Bu bombalar olmasaydı Japonya'nın teslim olmaya hiç mi hiç niyeti yoktu ve Avrupa'da 1945 yılının mayıs ayında bitmiş savaş Pasifik'te belki 1950'ye kadar da sürebilirdi... En az yüz bin kadar daha Amerikan askeri de ölecekti... Üstelik bu bombalar Japon faşizmini de tarihe gömüp bu ülkeye demokrasi gelmesine yol açmadılar mı?"

    Yalan mıdır? Doğrudur.

    Bir küçük eklemeyle; Japon yönetimi, ancak üçüncü bombanın Tokyo'ya atılacağını ve imparatorun da öleceğini anlayınca teslim oldu. Belki Kyoto, Kobe, Osaka gibi şehirleri yokolsaydı bile savaşmayı sürdürebilirlerdi, o kadar fanatik heriflerdi...

    Eh, bir yanda gözü dönmüş taşralı bir alkolik, öbür yanda ayakkabısını çıkarıp ayağını kaşıyan bir kebapçı garsonu... Biri Hristiyan biri Müslüman, üstelik biri Katolik biri Sünni de değil, biri Protestan biri Şii, iki aykırı köktendinci...

    Aslında ikisi de başka türlü kaşınıyor...

    (Ya eskiden bizim de ayakkabısını çıkaran bir başbakanımız vardı, bak şimdi hatırladım, fakat kadın olduğu için ona kimse ses etmiyordu galiba...)

    Bizim dinciler de, dünyaya ideoloji gözlükleriyle baktıkları için elbette iran'ı destekliyorlar. Nükleer enerji "ensesi kalınların" tekelinde mi kalacaktır? iran'ın da bundan yararlanmaya hakkı olmayacak mıdır? Böyle diyorlar.

    Elbette olmalıdır ama, nükleer enerjiyi barışçı amaçlarla istediğini söyledikten hemen sonra dönüp "israil devleti yok olmalıdır" diye atıp tutan adamın iyiniyetine de ancak eşekler ya da El Muhaberat ajanları inanırlar!

    Meseleye Arap değil Türk olarak bakarsanız, iran'ın atom bombasına sahip olmasının bizim için hiç de hayırlı olmadığını görürsünüz.

    Dolayısıyla, bizim açımızdan en iyi çözüm, Amerikan ordusunun "bizi bulaştırmadan" ve "çok kısa zamanda" şu işi bitirmesiydi. olmadı.

    Ödeyeceğimiz fatura, doğalgaz sıkıntısından ibaret kalacaktı.

    Fakat ne yazık ki böyle olmayacaktır... artık çıkacak en küçük bir kıvılcım bunu bir dünya savaşına döndürecektir.

    Bir kere, savaş demek, aynı zamanda sıkıyönetim de demektir. O zaman kimlerin "başlarının ağrıyacağı" da bellidir!

    Savaş çok uzayabilir, yıllara yayılabilir, bizim ekonomi çöker.

    iran bize karşı saldırıya geçebilir, güneydoğu bölgemiz büsbütün zıvanadan çıkabilir ve bunun arkasından Kürdistan Devleti de bu kez sağlama gelebilir.

    Üstelik, Amerika bu işi kısa ya da uzun sürede bitirse bile, iran'a demokrasi falan elbette gelmez. Böyle bir kültürleri, gelenekleri yoktur. Atatürk tarzı bir "batılılaşma" yönlendirecek ve yürütecek liderleri de, kadroları da yoktur. iran, savaştan sonra tıpkı ırak gibi çorbaya dönecektir.

    Hasan Ruhani'yi Saddam Hüseyin gibi sakalından tutup sürüklerler mi, Şii militanları Amerikan elçiliklerine saldırılar düzenlerler mi, bunlar işin ayrıntısı ve belki de folklorudur.

    Başımız dertte, çok büyük dertte, göremediğiniz kadar derttedir...

    Eli kulağında bir savaşın, bir Müslüman-Hıristiyan savaşının, belki de yeni bir dünya savaşının tam göbeğinde kalacağız.

    Fakat bir israil-iran savaşı... Bir anda şaka kaka oluverir, kendimizi bir anda bir Amerikan-Rus savaşının içinde ve "taraf tutmakla yükümlü" bulabiliriz.

    ilkine girdik, boyumuzun ölçüsünü aldık. ikincisinden sıyırdık, bu kez ne olacağız?
    9 -2 ... aberystwyth
  • hınzırlık etmek

    1.
    Arapçası sanırım "el hınziyr", Türkçe'de bildiğiniz "domuz" anlamına geliyor.

    "Domuzluk" demek ağır kaçacağından, bu isimden üretilen deyimi, "hınzırlık etmek" şeklinde kullanıyoruz, yumuşatıyoruz aklımız sıra. Ben ara sıra pek severim. Huyum kurusun. Hınzırlık etmeyi!

    Hınzırlık bu ya, ne zamandır aklıma takılan bazı düşünceleri geri itmeye uğraşıyorum, durup durup, bir uygun fırsatta yeniden ortaya çıkıyorlar. vakti zamanında Menderes, Zorlu ve Polatkan'dan artakalan iskeletlerin imralı adasında geçici mezarlarından çıkarılıp yeniden kefenlenerek Bayrampaşa'da yaptırılan anıtkabire taşınmaları sırasında, sözgelimi. (Aslında "anıtkabir"le "anıtmezar" birbirinin tıpkısının aynısı ya, Atatürk'ün mezarını çağrıştırıp tepki uyandırmasın diye "kabir" yerine "mezar" kelimesini kullanmayı tercih ettiler, dikkat ettiler buna.) Alın işte size, parantez içinde bir hınzırlık mesela...

    Da, asıl kafamı kurcalayan şu; 27 Mayıs ve sonrasında, Menderes'i taparcasına seven "kitleler" neden onu korumak için küçük parmaklarını bile kıpırdatmadılar?

    Evet, "sopa" Milli Birlik Komitesi adı verilen cuntanın elindeydi ama, bir ayaklansaydı o "kitleler", alimallah tükürükle boğarlardı darbeci subayları ve onların emrindeki, alt tarafı Osman Köksal'ın Çankaya Köşkü Muhafız Alayı'yla birkaç zırhlı birliği.

    ihtilal "beyaz" olmasaydı, kan dökülseydi, Muhsin Batur'un Eskişehir'den kalkacak uçaklarının bombardımanı bile engel olamazdı cuntanın zor duruma düşmesine. Hatta tutunamayıp, darbenin başarısız kalmasına!

    Tısss... Hani, kitleler neredeydiler?

    Londra'da geçirdiği o uçak kazasından sağ salim dönüşünde, biricik oğlunu Menderes'in ayakları dibine yatırıp kurban niyetine kesmeye bile kalkacak kadar gaddar budalaların içlerinde yer aldığı kitleler?

    (Aynı sersemliği, izmir rıhtımına çıkan Fethi Bey'e karşı da göstermişlerdi 1930 yılında. Polisin ateş açıp vurduğu bir küçük çocuk, Serbest Fırka üyesi babası tarafından Fethi Okyar'ın ayakları dibine yatırılmıştı, "bu şehidimiz sana feda olsun, yeter ki bizi mutemetlerin elinden kurtar" gibilerden de bir şeyler söylemişti adam, yanılmıyorsam.)

    Kaldı ki, ordu da bütünüyle Milli Birlik Komitesi'nin ne emrinde ve yanındaydı. Kuvvet komutanları, ordu, kolordu komutanları, yüksek rütbeliler nasıl oldu da kuzu kuzu birkaç albayın, yüzbaşının ve hatta teğmenin emri altına girebildiler?

    Silahlı ya da silahsız en küçük bir direnme, cuntayı çok güç durumlara düşürebilirdi... Aklıma takılıyor, soruyorum öylesine işte. Hınzırlık bu ya!

    Ohohoo, daha neler neler takılıyor aklıma... Maksat hınzırlık olsun! Demokrasi memokrasi ayağından attıkları zaman mangalda kül bırakmayan cici beyler, 12 Eylül sabahı neden kaçacak delik aradılar?

    Daha 11 Eylül günü "bu sefer bu iş tamamdır abi, akşama sabaha devrim hazır, patladı patlayacak" diye şişinip gezinen arkadaşlarımız, neden çil yavrusu gibi dağıldılar sıkıyı görünce?

    Dört yüz küsur kişi. Milletvekilleri.. Milletin vekilleri.. Ama şu partiden, ama bu partiden.. Ama sağcı, ama solcu.. Neden gidip meclisin kapısının önüne yatamadılar, Fransız devrimi'nin kıvılcımını çakan Mirabeau gibi, "biz buraya halkın adıyla geldik, ancak süngü zoruyla çıkarız" deyip direnemediler?

    Evet.. Birkaçı orada ölebilirdi... Ama bir daha da kimse darbe marbe yapmaya kolay kolay cesaret edemezdi bu memlekette!

    Hınzırlık bu ya... Aklıma geliyor işte bu tür sorular. Kendi kendime sorup duruyorum, size biraz ağır kaçabilir...

    Daha neler neler... Merak ediyorum. Merak bu ya; Acaba içinizde kaçınız, 1919 yılında, ya da 1920'de istanbul'u, işini gücünü, karısını, çoluğunu çocuğunu, rahatını bırakıp izmit, ya da inebolu üzerinden Anadolu'ya kaçardı, Mustafa Kemal'in kuvvetlerine katılmaya?

    Acaba kaçınız, diyelim Enver'le görüşecek rütbeniz ya da "içtimai mevkiiniz" var, yüzüne karşı küt diye savaşa girmenin yanlış olduğunu söylemeye cesaret ederdiniz?

    (Yakup Cemil, Meserret Kıraathanesi'nde ileri geri konuştu diye kurşuna dizilmişti, biliyorsunuz.)

    Acaba hanginiz, ismet Paşa'ya çıkıp da, aman paşam fırsat bu fırsat, gel etme eyleme, şu On iki Ada'yı kapalım zaman geçmeden, derdiniz?

    Şimdi acaba, kim gece yatağına yatınca "Musul'u da Kerkük'ü de alsak hiç de fena olmaz hani" yada "afrin'i falan aldık zaten üstüne yatalım, orada Kıbrıs gibi otonom devletçik kuralım" diye düşünüp, akşam kahvehanede, "savaş kışkırtıcıları, serüvenci şerefsizler" diye saldırıyor sağa sola?

    Hınzırlık değil mi?... Sorayım dedim.

    ama tabi darbeci ve darbe severleri eleştirmek, onların karşısından durmak falan ağır konular, cesaret ister... konuşmak için de, karşılarında dikilmek için de!
    7 ... aberystwyth
  • gitmek

    466.
    gittim...

    gidişimin üstünden kaç gün geçmişti? gün mü...

    her şeyi bitirip, tüketip çıktığımı sanıyordum ama sırrı dökülmüş bir aynaya bakar gibi paramparça aksimi gördüğümde dağıldım...

    gitmenin her türlüsünü yaşadığımı sanıyordum. ölüm hariç diyelim. cümlenin sonuna itilmiş, sonradan hatırlanmış bir istisna için fazla iddialı bir sözcük bu "ölüm" ama şimdi bununla uğraşamam.

    onun talep ettiği saygıyı ben kimden gördüm? hangi eşya yaradılışlı insandan?

    gözlerimi yere dikip gösteri yapmaktansa ne yapacağımı bilmediğimi göstermeyi tercih ederim. bir itilmiş ihtimal olarak "ey ölüm", seni karşında hissizim. ve meşgulüm şimdi.

    şimdi şehirlerce uzaktan bu benim olan eskiye duyduğum istek nereden geliyor?

    aidiyet uzaklaştıkça güçlendiği bu ruhun kuşatması altında daha ne kadar idare edebileceğimi bilmeden uzaklaşmaya devam ediyorum. şimdi, o ruha her zamankinden daha yabancıyken "bu kadar yaklaştım mı kendime" perdesinden sızan ışıkla aydınlandığım bu uzakta mıyım gerçekten?

    bu yabancı ruhun hangi noktasına değebilir ışık, bu ait olduğumu sandığım ışık...

    ben neredeyim?

    gitmek her zaman tutkulu bir arayışın simgesiydi. asla göremediğim mekanların, koklayamadığım, dokunamadığım ne varsa tümünün eksikliği yüzünden yarım kalmış hissettim hep.

    yada kendime baktığımda beğenmediklerimin kılıfıydı "henüz bilmediklerim", bir çeşit "tesis yok" bahanesiydi. öyle bir güne ulaşacaktım ki sonunda, gidecektim ve gittiğim yerler beni tamamlayacaktı. şimdi, şu dakika, yaşadığım bu hayatın bu sıradan anında, olmayı umduğum insanı henüz içimde hissedememem çok normaldi.

    tabi ya, henüz gitmemiştim ki...

    sonra, bir başka sıradan anda, gitmenin aslında bir oyun olduğunu fark ettim. ne kendimi kandırmak için uydurulmuş bir bahaneydi "gitmek", ne de gerçek bir özlem...

    kendim için tanımladığım yarıçapı küçük yaşam çemberi içinde sıkıldıkça hatırladığım, kafamın içinde eşyalarımı toplayıp yollarına düştüğüm ama asla varmayı hayal etmediğim bir yerdeydi...

    zaten hiç gitmemiştim ve oyunu fark ettiğimde hiç gitmeyeceğimi de anladım. çünkü hiçbir oyunun sonunda "kendini tamamlamak" için büyük ödüller alamazsın. gitmek oyunu da diğerleri gibi kaçmak niyetine oynandığından tat veren, fazlasını kaldıramayan bir şey olabilirdi. evet her oyunun kuralları kendine hastır ama "asla ciddiye alma" kuralı hepsi için geçerli ve "gitmek oyunu" da bir istisna değil.

    şimdi gözüme doğru görünen tek bir şey var; gitmek aslında "dönmek" üzerinden kurgulanan bir eylem. biletinizi tek yön alsanız da, her şeyi geride bırakabileceğinizi düşünseniz de, aslında hep aynı izler üzerinden yürüyor ve aynı çemberi turluyorsunuz.

    evet bildiniz, tıpkı kavafis'in dillere pelesenk olmuş şiirinde söylediği gibi; yeni bir ülke, başka şehir yok...

    nereye giderseniz gidin, yaşadıklarınızı da yanınızda taşımak zorundasınız!

    içinizde duyduğunuz yoksunluk, tam olarak neyle doyurmanız gerektiğini saptayamadığınız ruh açlığı ne olacak peki?

    geçmişte, gitmek hayaliyle geçiştirmeye çalıştığım bu rahatsızlık, büyük olasılıkla kronik. ama bu teşhis bütünüyle yararsız...

    çünkü yoksunluğu içinizde hissediyorsanız, her yerde eksik parçalarınızı aramaya devam edeceksiniz. ilginizi, heyecanınızı, öfkenizi, merakınızı, özetle varlığınızı kaybetmediğiniz sürece açlığınız da bitmeyecek. bu sayede çok yol alacaksınız, hiçbir yere varmayan, tümü de gelip size saplanan bir sürü yol hikayeniz olacak...

    gitmeyi düşünenlere, iyi gitmeler dilerim...
    13 -1 ... aberystwyth
  • sabahları erken kalkmak

    9.
    sabahları erken kalkmak mı? Hayır, hayır...

    Ceza alanı içindeki "dokuz kusurlu hareket"ten biri değil mi bu? "Kendini yere atma" dahi daha geçerli bir hareket benim adıma; aldatmaya yönelik, art niyetli bir hareket olmasına karşın. Saatin kraldan çok kralcı olması ve sanki beni zamanında uyandırdığı zaman terfi edecekmiş gibi ısrarla çalması, en az edi ve büdü kadar ayrılmaz bir ikili olan yorgan ve battaniye ile girdiğim ve hiçbir zaman lehime sonuçlanmayan mücadele, aralık pencereden kafalarını uzatıp omzuma dokunan ve sürekli uyanmamı söyleyen, rüyalarıma karışan, rüyamda bile eve kömür masrafı çıkartan kar taneleri...

    Bilim adamları tarafından "Sabahları sonsuza dek yatakta kalma isteği" adı verilen, kalıcı bir sendrom bu bir defa. Tek sorun bu değil aslında; yataktan kalktıktan sonra bitse her şey keşke...

    Kalk; giyin, karnını doyur, duba gibi; dişlerini fırçalara; yüzünü yıka; muhtardan ikametgah al; savcılığa başvurup sabıka kaydı al vs... iş resmen... Bürokrasi...

    Sonra, dışarı çık... Yüzler asık... insanlar birer Japon Balığı sanki; boşlukta yüzüyorlar. Kimi uyukluyor, kimi esniyor, kimi küfür ediyor içinden; "yaşanılabilirlik" yerlerde sürünüyor...

    %100 pamuklu olduğu iddia edilen tişörtümün etiketi sırtıma batıp batıp duruyor! metal kullanaydınız amına koyayım?! Ne gerek var etiketi de pamuklu yapmaya değil mi?!

    Sabah olmasa; güneş doğmuş, yüzünü yıkamış, bir çayını-kahvesini içmiş olsa neyse... Ama sabah işte... insanoğlunun doğasına aykırı bir zaman dilimi... işin kötüsü, saatleri ileri ya da geri almak da sorunu çözmüyor; tavsiyem saatlerin bir değil, üç saat ileri alınması...

    Hayır, yine karıştırdım; saatleri ileri alınca değil, geri alınca daha fazla uyuyorduk, değil mi? Yoksa tam tersi miydi... Of... Kafam karıştı. Erken kalkmak... Peh...Trafiği hesaba dahi katmadım. Ya da üçüncü tür gibi beni çevreleyen sigara dumanlarını...

    Ama yolun sonundan ilk sağa dönünce karşımıza çıkan "zorunluluk" adında bir bakkal var, her semtte. Ben de farklı bahanelerle sürekli borçlanıyorum bu bakkala. Sonra da işin yoksa bakkalın önünden geçmemek için çevre yolundan git, bakkala yakalanmamak için her şeyi yap...

    Babam... Halı sahaya maça götürürdü beni eskiden; boyum, yetişkinlerin erişemeyeceği ya da es geçeceği kadar kısa olduğu için yedek kulübesinde beklerdim her zaman. Haliyle, oyuna dahil olmak için birinin sakatlanmasını ve ağır adımlarla oyunu terk etmesini beklerdim. itiraf edin; yerimde olsanız siz de aynı şeyi yapardınız. Bu Formula 1 izlerken araçların kaza yapmasını beklemek gibi bir şey... Evrensel bir özellik...

    Maça giderdik; sabahları erken kalkmam için oyuncak bir araba vaat ederdi bana. Ben de biçare, yedek kulübesinde oturma pahasına onunla giderdim maça. Güneşten önce uyanarak...

    Ve aynı eylemleri alfabetik sırayla gerçekleştirirdim tekrar, tekrar; dişleri fırçalama, giyinme, yüz yıkama...

    1 metrelik boyuma göre zor ve yıpratıcı bir süreçti bu. Ama en kötüsü, ben maça giderken uyuyan annemin havada uçuşan "Z" harflerine çarpmadan evden çıkmaya çalışmaktı. Bunu başaramazdım hiçbir zaman; her zaman battaniyemde, yorganımda ve sürekli içinde kuş tüyü olup olmadığını düşündüğüm yastığımda kalırdı aklım. Nereye gidersem gideyim adi Amerikan filmlerindeki katiller gibi fazla uzaklaşmış olamazdım yalnızca yarısını kapladığım yatağımdan.

    Hayat zordu ve işin garibi, sadece benim için zordu. Ama işte, o bakkalın karşısında bir bakkal daha vardı,"Babam ve ben"adında. Rakip bakkala göre daha güleryüzlü, daha sevecendi bu bakkal ve nedense, oraya her gidişimde dizleri yırtık olan, bol ve kısa kotumun cepleri parayla dolu oluyordu. Borç yok, stres yok ve... Çapak yok.

    Hayat garipti ve işin tuhafı, sadece benim için garipti. Oyuncak araba sıradan bir bahaneydi sadece.

    Aslolan sabah erken kalkıp babamla biraz paslaşmaktı...
    Aynı takımda oynamasak da.
    11 ... aberystwyth
  • yazarların düşündüğü şeyler

    40.
    göz kapaklarımı kapatıyorum...

    Eski evimizin bulunduğu sokakta, köşedeki bakkaldayım. Şu şişman, iri yarı bakkal amca... isimsiz olan...

    Tezgahın arkasında duruyor, her zamanki gibi. Sanki orada yaşıyor. Salam ve kaşar kokularıyla...

    Annem elimi tutuyor. Sıkı sıkı... Anlam veremiyorum. Korkuyor olmalı. Ama neden? Bilmiyorum. Sağ tarafta kurabiye kutuları var. Her biri kapaklı...

    Boyum yetişmediği için içlerindekileri göremiyorum. Parmak uçlarımda yükseliyorum, annemin kolundan güç alarak. Salam ve kaşar kokuları, kurabiye kokularına karışıyor...

    içime çekiyorum. Diğer elimi uzatıp kutulardan birini açıyor ve içinden bir kurabiye alıyorum. Yuvarlak, çizgili olanlarından...

    Annem elimi sıkarak beni uyarıyor, "Çok ayıp" diyerek. Bakkal amca gülümsüyor. Elleri ceplerinde..."Önemli değil; bırakın, alsın" diyerek...

    Bunu hep yapıyorum. "Ayıp" olduğunu bildiğim halde... Kurabiyeyi ağzıma atıyorum. Kurabiye Canavarı zihnimde. Gülümsüyorum. Ellerime kurabiye kırıntıları yapışıyor. Altımdaki bol, yırtık kota siliyorum ellerimi.

    Hapşırıyorum. Göz kapaklarımı yumarak...

    Peşimdeki katilden kaçıyorum. Beni kovalıyor. Yanımda onca insan olmasına karşın...

    Nefes nefeseyim; var gücümle kaçıyorum. Ama olduğum yere yapışıp kalıyorum. Bir anda... Nedensizce...

    Diğerleri kaçıyor. Yardım istiyorum ama sesim çıkmıyor. Çırpınıyorum. Katil bana doğru yaklaşıyor, elinde uzun bıçağıyla...

    Diğerlerinin adımları yankılanıyor kulaklarımda. Adımlar uzaklaştıkça umudumu yitiriyorum. Her adımda nefesim azalıyor ve hareket etmeye çalıştıkça canım yanıyor. Katil bana doğru yaklaşıyor. Kollarımla yüzümü kapatıyorum. Son çare olarak...

    Havayı kesen bıçağın sesini duyuyor, göz kapaklarımı sıkı sıkı kapatıyorum...

    Gafliğim en baştaki, parlak miskete çarpıyor. Cebimde misket torbaları... Havalara uçuyorum. Yüzüm toz-toprak içinde...

    Misketlerimi toplamaya gidiyorum. Koşarak... Oyunu kaybeden çocuk, bir çelme takıyor bana. Yere düşüyorum. Ağır ağır...

    Düşüşüm dakikalar sürüyor. Ellerimle yüzümü korumaya çalışsam da işe yaramıyor; yere çarpıyorum. Ağzımdan kan fışkırıyor...

    Elimde tuttuğum gaflik, kan içinde kalıyor. Cebimdeki poşet yırtılıyor ve misketler çevreye saçılıyor. Kafam yerde...

    Hep içlerinde ne olduğunu merak ettiğim misketlerden biri kırılıyor. içinden çıkan deniz atı gökyüzüne doğru yükseliyor... Ve gözden kayboluyor. Başım dönüyor. Göz kapaklarıma engel olamıyorum; ağır ağır kapanıyor...

    Yemyeşil bir yerdeyim. Ağaçların hışırtılarını duyuyorum. Her şey belirsiz. Uzak...

    Bir karaltı bana doğru yaklaşıyor. Ufuk çizgisini parçalayarak...

    Gitgide büyüyor. Siyah bir çığ gibi...

    Gözlerimi ona dikerek geriye doğru bir-iki adım atıyorum. Ama büyümesine engel olamıyorum. Biraz daha yaklaşıyor... Olduğum yere çakılıp kalıyorum. Hareketsizim... Belki de bilerek...

    Her yer kararıyor. Bir anda... Yeşil, siyaha boyanıyor. Ama kalbim atmıyor. Hayat durmuş gibi sanki...

    Karaltı bana çarpıyor. Engel olamıyorum... Ne hissettiğimi dahi bilmiyorum.

    Göz kapaklarım kapanıyor... Yavaş yavaş...

    Okulun bahçesinde top oynuyoruz. Babamla... Ve diğer çocuklarla...

    Altımda çizgili şortum var. Top bende. Nasıl olduysa...

    Karşımdaki çocuğu çalımlıyorum. Şu çelimsiz, küfürbaz olan çocuk... Kızıyor. Arkadan bir tekme savuruyor ama ondan sıyrılmayı başarıyorum. Koşuyorum. Olabildiğince hızlı bir şekilde...

    8 yaşındaki komşu terzi Mehmet Bey'in kızı, bana bir türlü dudaktan öpücük vermeyen "uzatmalı sevgilim" gülten beni izliyor. Gülümsüyor...

    Ona hava atmak için topa sertçe vuruyorum. Ayaklarımı yerden keserek...

    Top, taş direklerin çok uzağından dışarıya çıkıyor. Herkes gülüyor, gülten orospusu da gülüyor. Kahkahalarla...

    Boş veremiyorum. Nasıl yapıldığını bilmediğim için...

    Akşam eve gidiyorum. Moralim bozuk...

    Annem bana sarılıyor; ses çıkarmıyorum. Yorgunum. Odama gidiyorum. Kapıyı kapatıp yatağıma yatıyorum. Çok yorgunum. Göz kapaklarım kapanıyor...

    Masamdayım. Bilgisayarın başında, çalışıyorum. sağımdakine sesleniyorum ama duymuyor. Sonra solumdakine sesleniyorum. O da duymuyor...

    Elimi cebime atıp gafliğimi çıkarıyorum. Kan içinde...

    Elim acıyor. Yüzüm de öyle...

    Zihnimde Kurabiye Canavarı... Bana gülümsüyor. Ağzında kurabiye kırıntılarıyla...

    nurten dudaklarını büzüştürüp, "bono opsono hodo" diyor... sürahi camı gözlükleri gözlerinde...

    Hareket etmeye çalıştıkça daha çok canım yanıyor.
    14 -2 ... aberystwyth
  • beşiktaş ın maça çıkmama kararı alması

    68.
    romalılar arenada dövüşe çıkmamakta ısrar eden gladyatörleri aslanlara atarmış...

    düşünüyorum da...

    pazar günü?

    yoksa?

    beşiktaş ın maça çıkmama kararı alması
    14 -4 ... aberystwyth
  • sözlük yazarlarının itirafları

    173627.
    aynalara karşı takıntım var. özellikle de aynada yansıyan aksime karşı.

    elime tahta kalemi alıp boyuyorum habire onu.

    soruyorum.

    içine düştüğün çukurun derinliğini bilmeden bakmaya çalışmak neye dönüştüğünü görebilmek için…...

    çaresizce gizlemek istemek boyayınca değişecekmiş gibi...

    dağılmışlığını görmek aksin öfkesinde...

    düşman olabilmek sudaki yansımayla...

    merak etmek gardının düşeceği zamanı...

    iyileşmeyi hayal ederken uyuşup kalmak devinimsizlik girdabında. gözyaşlarını sıçratmak kırık cam parçalarına.

    akan kanın sıcaklığıyla boyamak aksi bırakılmışlık hissini dindirinceye kadar...

    aynadaki yabancı yüz!

    bana soru sorma,seni tanımıyorum.

    cevabını bildiğin soruları yansıtıp gözbebeklerimin hacmini küçültmek ister gibi, yüzüme vurma. kaçmıyorum senden, batıyor sadece her seferinde aynı ifadesizliğin, acıtıyor ve yabancılaştırıyor. daha önce hiç bu kadar suratsız değildi suretsizliğin, çelmeler takıp, yere yatırma.

    önünden her geçişimde, savurduğun ıslıkla hırpala, kes serçe parmağımı üzerim(iz)de gezdirirken. fırlatma önüme, nedenleri? nasılları? sadece aç aksinin ısıtan nefesini, bas bağrına sok içime kırıklıklarımı(zı)...
    12 -1 ... aberystwyth
  • erkek yazarların hayalindeki kadın modeli

    517.
    - öncelikle çok sevecek. böyle köpek gibi aşık olacak. yerlerde sürünecek ama yine de güçlü kadın imajından asla taviz vermeyecek.

    - sigara kullanmayacak, kokmayacak. ama gerektiğinde helena bonham carter'ı aratmayacak kadar seksi bir şekilde sigara içecek.

    - güçlü olacak. asla size muhtaç olduğunu hissettirmeyecek. yeri geldiğinde erkek gibi olacak. ama hep zarif kadın olacak.

    - dövüşmeyi bilecek. kavga çıktığında 3-5 erkeği haşat edebilecek yetenekte olacak ama sevgilisine bir kuğu kadar naif ve sevecen yaklaşacak.

    - kıyafete tonla para harcamayacak ama palas pandıras da olmayacak.

    - çok kitap okumuş ve çok gezmiş olacak ama sevgilisinin fikirlerini ve tezlerinin aksini iddiaa etmeyecek.

    - iyi bir kariyere sahip olacak amma maaşı sizden yüksek olmayacak.

    - hesabı ödemeye yeltenecek ama siz olmaz dediğinizde çok ısrar etmeyecek.

    - yerinde ve kararında içmesini bilecek. ama kimse zil zurna sarhoş bir hatuna hayır demez.

    - azıcık ucundan kıskanacak ama kısıtlamayacak.

    - her şeye evet diyecek ama sevgilisi hayır dediğinde ısrar etmeyecek.

    - nefes alacak ama gerektiğinde ölü taklidi yapmasını da bilecek.

    - sevgiliyken verecek, evlendiğinizde bakire olacak !?!%&!?!
    10 -6 ... aberystwyth
  • yazarların çocukluk anıları

    15.
    üçüncü boyuta karşı koyan bir aracın tek başına dahi dengede durabilmesi mucizeydi. Benimle aynı dünya görüşüne ve en fazla bir metre boya sahip olan herkes gibi ben de bunun farkındaydım elbette...

    Gazetelerin, kartondan dünyayı yerle bir ederek gelecekte ozon tabakasının muhabbet konusu olmasını engelleyerek bir fiil içinde yer aldıgım "Kartondan Dünya" projesinin bir parçasıydı sanki... Bisiklet!

    Bu dünyanın; kısaltmalarda, her harften sonra nokta kullanımının zorunlu oldugu dönemlerde G.A.P. olarak anılan ancak TDK'nın ani bir kararıyla bugünkü modern haline, diğer bir deyişle GAP'a dönüşen Güney Doğu Anadolu projesinden bile fazla bahsi geçmesi bir yana, listede misket, plastik top gibi dişli rakipler olmasına rağmen bu iki boyutlu araç zirvedeydi...

    "-de, -da, -den" ya da "-iyi, -Kötü, -Çirkin" eki gibi hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmayan üç şey vardı, kitap okumak haricinde kısa hayatımızda; Bisiklet, misket ve plastik top...

    Bir Cinimiz ve buna bağlı olarak üç hakkımız olsaydı, isteyeceğimiz üç şey, alfabetik sırayla; bisiklet, misket ve plastik top olurdu. Son dileğimiz olan 9 katlı plastik top elimize geçer geçmez ise bir Noel Babamızın olmasını diler ve Noel Baba'dan sırasıyla yeni bir bisiklet, yeni gaflik misketler ve yeni uçan, 100 km'ye 10 saniyede çıkma kapasitesine sahip olan, Ümit Aktan'ın "Muz orta!" deyişine dahi fark atan bir plastik top isterdik.

    Serbest Çağrışım yöntemiyle Ümit Aktan'ı da işin içine dahil ederek ondan da bir şeyler isteyebilirdik ama ne yazık ki Serbest Çağrışım'ın ne anlama geldiğini ya da nasıl kullanıldığını bilmiyorduk. Eminim, Voltran'ın bile Serbest Çağrışım'ın ne olduğu hakkında bir fikri yoktu.

    Bizim bir fikrimiz yoksa, kimsenin yoktur; ne Voltran'ın ne de He-Man'in...
    Ve bir gün, dileğim gerçekleşti.

    "Dileğim" yazarak entrynin bu bölümüne kadar bana eşlik eden ve bu noktaya gelmemde büyük pay sahibi olan o cüce arkadaşlarımı sırf çıkarım adına sattığımın farkındayım; onlara olan vefa borcumu ödemek için "dileğimiz" gibi genel bir kelime kullanabilir ve herkesin mutlu olmasını sağlayabilirdim ama insan altı-yedi satır öncesinde ne yaptığının farkına yaramıyor. Bu yüzden entrynin düzeltilmiş halini yayınlıyorum;

    Ve bir gün, dileğim gerçekleşti. Bakmayın "dileğim" yazarak bu başarıyı kendime mal etmeme; bu hediyeyi, bu noktaya gelmemde büyük pay sahibi olan ve hiçbir zaman benden desteklerini esirgemeyen arkadaşlarım adına teslim aldım. Oscar'la birlikte...

    Dileğimi gerçekleştiren bir Cin değil, orta yaşlı, sevimli bir T.C. vatandaşıydı. Babam...

    Bir gün, kolunun altında iki BMX bisikletle çıkageldi. Biri bana, biri o yaz tatilini bizimle geçiren, saçlarını benden fazla briyantinleyip güzel ablalardan öpücük kapmak için şirin tiyatrosu oynayan şerefsiz kuzenime...

    Hangi bisikletin kimin olacağı konusunda yaşanan ufak bir arbededen sonra babam bir bisikletin benim, diğerinin ise kuzenimin olmasına karar verdi.

    Evet, bu adil bir paylaşım gibi duruyordu. Biri benim, diğeri ise... Aslında kara toprağın olmalıydı!!!


    Arkadaşlarımızla kurduğumuz "hayal toplantıları"nda iki tekerlekli, iki boyutlu bir bisiklet çizmiştik her zaman; beyaz düşünce balonlarımızın içlerine. Ama atladığımız bir şey vardı, "denge"...

    Bisikletin üzerinde dengede kalmak...

    Hayır, elbette o arka tekerleğe takılan yardımcı tekerleklerden kullanmayacaktık. Bu, gururumuzla doğru orantılıydı zira. o tekerlekleri kullanırken beni gören, bir türlü dudaklarından öptürmeyen biricik sevgilim sinem ne düşünürdü sonra? ayrılırsa aşk acısından geberebilirdim...

    Herkes okulun bahçesinde toplandı; ben, kuzenim, arkadaşlarım...

    Hayır, elbette bisiklete binmeyi ilk olarak ben denemeyecektim. Denemeyecektim...

    Planım buydu en azından. En azından sıra bana gelene dek...

    Ne var ki ardıma baktığımda sıranın tek kişiden oluştuğuna tanık oldum! Bu, eyalet yasalarına aykırıydı. Ya da bu sadece annemle babamın izlediği bir Amerikan filminden bir alıntıydı. işe yaramadı tabii ki...

    Tedirgin bir halde bisiklete uzandım ve bisikleti mavi gidonundan sıkıca tuttum. Bir bacağımı bisikletin diğer tarafına attım ve seleye oturdum, yerden yüksekteydim ilk defa. Yere temas etmiyordum. Bunu o anda çok istememe rağmen...

    Ve bisikletin ışıklı pedallarını çevirmeye başladım. Önce sağa çektim, sonra sola...

    Uzun bir süre yalpaladım. Sonra bir anda...

    Dengemi sağladım!

    Göz kapaklarımı yumdum, kollarımı iki yana açtım. Rüzgara karşı, tek başımaydım. ilk defa, kimsenin yardımı olmadan...

    Ama Ümit Aktan'ın o gün neden orada olduğunu ve uzaktan bana el salladığını halen anlayabilmiş değilim.

    Aradan yıllar geçmesine rağmen...

    yazarların çocukluk anıları
    8 ... aberystwyth
  • türk erkekleri gitsin italyan erkekleri gelsin

    633.
    bence de! italya'ya gidelim biz. onlar buraya gelsinler.

    türk kızları da rusya'ya gitsin,

    rus kızları buraya gelsin.

    isveç erkekleri de somali'ye gitsin,

    kenya kızlarını da sibirya'da görmek istiyoruz.

    penguenler de akdenize yerleşsin artık.

    kutup ayıları da çöllerde yaşamaya başlasın, ünlü atasözü habire gerçekleşsin...
    13 ... aberystwyth
  • hayatın anlamı

    825.
    ah evet! hayatın anlamı...

    insanların gençken aradığı, sonra da yaşlanmaya başlayınca "yokmuş yahu" deyip bir kenara bıraktıkları o muhteşem cevap.

    ama aslında sorunun cevabı o kadar basit ki, bir an durup dünyanın dönüşünü seyretmek, bulutsuz bir gecede gözlerini kaldırıp evrene bakmak o cevabı bulmak için yeterli.

    hatta en temel biyoloji kitabı bile size bu sorunun cevabının bir parçasını verebilir...

    gerçekte hayat "anlamlarla" ilgilenmez. bununla vakit harcamaz. hayat sadece "devam etmekle" ilgilenir. yıldızlar korkunç bir güçle içten içe yanarlar, ağaçlar uygun zamanda çiçek açar. hayat sadece varolmaya devam eder, burada yada uzak bir gezegenin üzerinde, hiç fark etmez. bu yüzden hayat anlamlarla ilgilenmez. buna ayıracak vakti yoktur.

    ve içinde bir anlam arayanlar için de bomboştur. tıpkı bembeyaz bir defter sayfası gibi...

    insanoğlu için yapılacak tek şey vardır. bu bembeyaz defter sayfasını ne şekilde dolduracağına karar vermek. yani kendi hayatının anlamına kendin karar vermelisin.

    tüm ömrünü para kazanmak ve bu parayla ne istiyorsan satın almakla mı geçireceksin? tamam, senin hayatının anlamı bu demektir.

    yada belki bir alim olup yaradılışın sırlarını mı çözmek istiyorsun?

    belki ölmeden önce bir defa olsun bir yıldız gemisinin güvertesinde durup, o sonsuz gibi görünen karanlık boşluğu dolduran yıldızları, rengarenk nebulaları ve daha nice isimsiz harikayı seyretmek mi istiyorsun? olabilir, işte hayatının anlamını seçtin, yolun açık olsun...

    demem o ki; zor olan hayatın anlamını bulmak değildir çünkü olmayan bir şeyi zaten bulamazsınız.

    zor olan kendi hayatınıza bir anlam bulabilmek ve hayatınızı bu anlamla doldurabilmektir.

    öyle ki zamanı gelip "bir büyük belkiyi aramaya" giderken geride sadece pişmanlık ve boşluk kalmasın...

    hayatın anlamı
    17 -1 ... aberystwyth
  • melanie trump

    3.
    https://twitter.com/Steve...status/988814748333494273

    kocasını yine kanser etmiş "the first kezban".

    bu nedir ya? koskoca birleşik devletler başkanı cebelleşiyor karısının elini tutmak için!

    yok dokunmalar...

    elinin arasına parmak sokmalar...

    baktı olmuyor eli kavrayıp kendine çekmeler...

    bu adam o beyaz saray'da kim bilir neler çekiyordur. yastığı falan fırlatıyordur ya "siktir git salonda yat" diye...
    12 ... aberystwyth
  • karısı bikini giyerken müslümanım diyen erkek

    11.
    bence başka zaman demeli "müslümanım" diye. hiç demese de olur gerçi ama karısı bikini giyerken ne gerek var, onu hiç anlamadım. takdir edersiniz ki, son derece zamansız.

    düşünsene karın üstünü değiştiriyor denize gidilecek bikinisini giyiyor sende yan odadan bağırıyorsun müslümanım diye...

    çok saçma!
    13 -3 ... aberystwyth
  • sözlüğün 30 luk teyze kaynaması

    4.
    benden sana amca tavsiyesi; anan yaşında olmayana "teyze" deme çoccuum!

    # arkası dönük;

    + teyzecim bi dakka müsaade eder mi... waaouw!!!

    - nooldu ki?

    + ya sen neymişsin böyle? arkadan 76 model hacı murat, önden 2018 mustang...

    - ama bana "teyze" dedin?

    + sana teyze diyenin suratına köpekler işesin e mi?
    12 ... aberystwyth
  • hilafet için oy verme

    18.
    millet keçileri kaçırmış... bu işe alet olan insanların suratlarına tükürmeye bile değmez!

    ama pek çok çeşitli tepki verilebilir elbette;

    şeriatçı tepki: "hadi inşallah".

    Kemalist tepki: "vay şerefsizler".

    ama naçizane benim tepkim ismet inönü tarzıdır: "hassiktir oradan".

    Önce, "islam dünyası" deyimini netleştirelim; Olmayan halife, "sünni" halifesidir. Şii dünyası halifeye tükürmez bile. Halifenin "bütün islam dünyasını birleştireceğini" düşünmek ancak "dünya tarihi okumamış bir uzaylı" olmakla mümkündür.

    ikincisi, bir Arap halifesini Türk takmaz, Türk halifesini de Arap. Karşılıklı soğukluk o kadar derindir ki (nefret dememek için böyle dedim), bunu bilmemek de ancak andromeda galaksisinde yaşamakla mümkündür.

    Tıpkı, "demokratik Türkiye'nin Arap dünyasına model ve rehber olabileceğini" sanmak gibi bir ahmaklık örneği.

    1914 yılında Birinci Dünya Savaşı'na girdiğimizde sancak-ı şerif çıkarmış, cihat ilan etmiş, Arap dünyası bunu hiç iplemediği gibi, tam tersine, ingiliz altınlarının da etkisiyle ve Albay Lawrence'ın ona verdiği bağımsızlık sözüyle Osmanlı'ya karşı ayaklanmış, arkadan vurmuştu.

    Biz de hilafeti dağıttık ettik. Çünkü hem "Atatürk devrimlerinin" önünde ayakbağı olacaktı, hem de hiçbir işe yaramıyordu, anlamı kalmamıştı.

    Çünkü bunu kullanıp bu kez "Hintli Müslümanları, Mısır ve Ortadoğu Arap unsurunu" ingiliz emperyalizmine karşı kışkırtacak halimiz yoktu, oralarla ilgimizi kesmiş, içimize kapanmış, kendi derdimize düşmüştük.

    "gerçek" böylesine açık seçik ortadayken; şimdi bu "hilafet için oy verme" diyen dangalaklar, malum beyinden çıkan şeriatçı fikirleri zikretmişler ama yemez bunu millet...

    çünkü çok ucuz bir numara!
    8 -1 ... aberystwyth
  • sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    18029.
    Sessizlik...

    Ehil sular gibi durgun, huzurlu, çekici, esrarengiz.

    Bu sıfatlardan diktiği karanlık pelerinini sırtına geçirmiş, bekliyor karşımda. Çok zamandır tanışan ama birbirini geç anlamış iki arkadaş gibiyiz. Dünya giderek kalabalıklaşıp, giderek uyumsuzlaşan bir koronun kötü şarkılarını dinlerken, "sessizliğin" incelikli notalarını duyabilmek her zamankinden daha cazip ama bir o kadar da zor...

    Gürültüyle sessizliği birbirinden ayıran yanları saymaya gerek yok ama şaşırtıcı şekilde bir de ortak yanları var; ikisi de sizin sözcüklerinize, sesinize, konuşmanıza ihtiyaç duymaz...

    Birinde ne derseniz deyin anlaşılmaz olacağınızı, arada kaynayıp gideceğinizi bilirsiniz, ötekinde ise sözcükler çok zayıf kalır aranızdaki iletişimin yanında. Sessizliğin içindeki "susmak", çok şey anlatır.

    'Hiç", bütün kötü ününe rağmen sessizliğin kapsayan, şefkatle saran bilgesidir. "Hiç" bazen her şeydir.

    Dağınık yazıyorum çünkü sessizliğin hızına yetişmeye çalışıyorum. Bile bile ve mecburen zayıf bir silaha, sözcüklere güveniyorum sessizliği anlatmak için. Sayfayı boş bırakmak dururken, işin kolayına kaçıp sessizliği sözcüklere yüklüyorum. Boşluğundan ürkmediğim, gölgelerinden kaçmadığım, dost olduğuna inandığım tek karanlığı ışıkla kirletiyorum. Ve garip ama, yazdıkça kafamdaki seslerin bir bir sustuğunu görüyorum, dinliyorum...

    Bu durumda belki de yanılıyorum...

    Belki de sadece artık dinlemekten yorulduğum bir kafayı, ondan türeyen sonu gelmez hikayeleri sözcüklerin sesiyle kesip, saçmalamaktan kurtarmak için yazılıyor bu sessiz görünmeye çalışan entry.

    Belki de duyulamayacak kadar yüksek seslerin aslında sessizliğe denk olduğunu söyleyen sesler bunlar. Üst perdeden bir kakofoni hepsi. Susmanın içindeki us'un, bağırmakta gizli duran ağrı'dan kurtuluşu için uydurulmuş bir methiye. Biraz da "güneşin altında söylenmedik hiçbir şeyin kalmaması" üzerinden bir pes etme biçimi...

    Konuşmayı öğrenme hatasına düştüğümüz için düşünebilme yeteneğimizi büyük ölçüde sınırladığımızı okumuştum bir yerlerde. Dilin ve sözcüklerin bir şeyi tanımlamak konusunda basit bir araç olmak yerine o şeyin kalıbı haline gelmesiydi anlatılan. Bir anlamda, gözleri hiç görmemiş bir insan için kırmızının, bana ifade ettiğinden çok daha fazlasını kapsaması gibi...

    Tam da bu yüzden, susmak dediğiniz şey kelimeleri tamamen dışlayabiliyorsanız anlamlı. Yani pasif-agresif takılmak için suskun durup içinizden söylenirken hiç de susmuş olmuyorsunuz. öfkenizi içinizde tutmak da belki dünya barışına bir katkıdır ama iç huzurunuza da yazık, öyle susmayın rica ederim...

    Şu satıra kadar yazdıklarıma bakıyorum da, aslında hiç anlatamamışım demek istediğimi, üstelik entry'nin sonuna geliyoruz artık, her şeyi toparlayıp anlamlı bir bütüne dönüştürmek için geç bir harfteyiz. Ama hepsini silip yeni baştan başlamayı düşünmüyorum bile. Çünkü susmaktan bahsederken "anlatamamak" doğru yolda olduğumun işaretçisi gibi geliyor...

    o durumu karşılayacak sözcükleri bulamamak, Türkçeyi doğru düzgün kullanmayı bilmeyişimden ya da Türkçe'nin yetersizliğinden değil, muhtemelen sözünü ettiğim susma biçimini anlatacak bir dil'in olmamasından kaynaklanıyor...

    Rahat bir nefes alabilirim. Sessizliğe ihanet eden, onu dillendirip sellerle tanımlanabilir hale getiren hain ben değilim demek ki. Asla da olmayacağım. Sessizliğimi, iyi arkadaşımı, sadece kendisi olduğu için, beni dinlediği ve hiç "konuşsana" demediği için, kimsenin görüp duyamayacağı bir yerde saklamalı ve bir daha da anlatmaya yeltenmemeliyim.

    Yoksa onu kaybedebilirim...

    Bazı duygular bir sözcüğe yenilmemeli. Size ifade ettiği şey o sözcüğe sığmıyorsa, bin yıldır öğrenegeldiğiniz ve artık genlerinize işlemiş "sözcüklerle düşünüp, sözcüklerle hissetme" geleneğinizi bir kenara koymalı ve tek bir şey yapmalısınız; "hissetmek".

    Varlığınızı şekillendiren duygularınızı, sizin için çok önceden yapılıp bir köşeye bırakılmış ve milyonlarca insan tarafından kullanılıp suyu çıkarılmış sözcüklerle heba etmeyin.

    Sessizliğinize ve içinde gizli duran milyonlarca sayfalık sırlı sözlüğe güvenin...
    11 -1 ... aberystwyth
  • çocuk bayramında çocuklara eziyet etmek

    1.
    titreşiyorduk...

    yağmur boşandı boşanacaktı ama bir türlü başlamıyordu. işin ilginci tören de başlamıyordu!

    keplerimizi düzeltiyor, bozkurt kokartlarımızı, içleri leblebisiz düdüklerimizi, hem kesmeye hem de şişe mantarı açmaya yarayan çakılarımızı gözden geçiriyor (o yaşta hangi şişenin mantarı açılacaktı acaba, şişeleri acılar, hayal kırıklıkları ve hüzünler yeterince birikince tanışacaktık, çok sonraları...), beyaz soket çoraplarımızı çekiştiriyorduk. yara bere ve çizik içindeki dizlerimiz çıplaktı. tenimiz kesilmiş tavuk derisi gibi diken dikendi soğuktan...

    saf saf sıralanmıştık. tam karşımızda, yanı sıra leventleriyle bize dönmüş Barbaros Hayrettin'e bakıyorduk. cumhuriyet çocukları (!) Osmanlı büyüğüne (!) saygı (!) duruşundaydı...

    anıtın tabanına kakılmış iri büyük harfleri sökmeye çalışıyorduk. deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyordu? Barbaros seferden mi geliyordu yok neyzen Tevfik'in çok sonraları öğreneceğimiz dizelerinde belirttiği gibi yahya Kemal'in ıkınarak (!) yazdığı şiire götünü siler gibi miydi?

    kızlar kelebek, arı, papatya (hayır, merhum Turgut Özal'ın orospu karısı semra Hanım'ınkiler gibi değil), köy gelini, çerkes kızı, gürcü dilberi kılığındaydı. bizim içimizde de kurt yavruları, bahriyeliler, efeler (ege Bölgesi'nin dağ eşkıyası oluyor efendim...), seymenler, dadaşlar, şeyh Şamil'in torunları, kurtuluş savaşı gaziler, lastik papyonlu beyefendiler, her çeşit yumurcak vardı.

    "bugüüüüüüün....

    buradaaaa...

    bugünün mana ve ehemmiyetiiiiii...

    bugünün küçükleriiiii...

    yarının büyükleriiiii..."

    bu "tıraşa" karnımız toktu! ama dinlemek zorundaydık. ağır cezaları bizleri bekliyordu. daha bir yıl öncesinde, 10 kasım günü ilan edilen "sabit durma" kuralını çiğnediğim için "ihtar" almıştım. iki ihtar, bir tekdir, iki tekdir, bir gülegüle ederdi. o zamanlar böyle ihtarlara, tekdirlere çok önem veriyorduk. hayatımızın hiçbir döneminde hiç kimsenin okulda almış olduğumuz ihtarları, tekdirleri, üç günlük, bir haftalık uzaklaştırmaları, diş koruma notlarını, hal ve gidiş notlarını, onları da bırakın düpedüz ders notlarını ve diplomaları arayıp sormayacağımızı bilmiyorduk daha...

    anam, babam, teyzem, dayımın oğlu Ertuğrul, üstten bantlı siyah rugan ayakkabısıyla komşu terzi Mehmet Bey'in kızı "sevgilim" gülten, Gülten'in küçük kardeşi Nurten, hepsi, hepsi oradaydılar. göğüsleri kabarıp beni seyre gelmişlerdi. minik bir kurt yavrusuydum ben. soylu anam Asena'nın binlerce memesinden kımız emmiş (yok yahu, öyle değildi, kımız devenin sütüne deniyordu galiba!), üstün ırkımı binlerce yıl utkudan utkuya koşturmuş, dünyanın dört bir yanına yayılıp ingiltere türkleri'ni, Amerika türkleri'ni, antartika türkleri'ni oluşturmuş, sonunda dönüp dolaşıp, izmir'de dandik bir ilkokulun 5-A sınıfında, 166 numarayla kayıtlı (bu çocukları niçin demirbaş evrak dolabı gibi sınıflandırırlar acaba?) kara kıvırcık saçlı bir hınzır afacan olmuştum...

    bitişik düzen yürüyorduk...

    sıraya dikkat ediyor, kaymakam'ın önünden geçerken kafamızı, yıllar yıllar sonra bana sıçma eğitimi verecek olan kastamonu'lu rıfat çavuş'un veciz bir şekilde belirteceği gibi "sert ve fakat mütebbimli bir şekilde" sağda belirecek komutana çeviriyorduk. parmaklar emredildiği şekilde kapalı, avuçlar yapışık, ortaparmak kısa pantolon çizgisindeydi. sekiz yaşındaydık!

    bir başka 23 nisan sabahı, şakır şakır yağmur altında izmir'i geziyordum yaya yaya... ilkokul hoparloründen, çocukların hep bir ağızdan olanca coşkuyla okudukları o boktan şiirler yankılanıyordu... sanayi durağının arkasında mercedes ve bmw çekiçleyen çocukların, çıkışında köftecinin saçağına sığınmış inci dişli ayakkabı boyacılarının, iskele girişinde "aaabi simiiiiit!" diye haykıran yarım pabuçluların bayramla seyranla araları pek hoş değildi...

    başbakan koltuğuna oturtulan örnek öğrenci, saçları briyantinli, pırıl pırıl biricik gözbebeğimiz bakalım ne isteyecekti? çikolata mı, enflasyonun dizginlenmesi mi? vakti zamanında gözleri görmediği için yarışmayı kazandığı halde törende konuşturulmayan küçük bey, milli eğitim bakanı hakkında neler düşünmüştü acaba? yavrukurt giysilerine, efe giysilerine, polis yada subay giysilerine, bando ve mızıka giysilerine, tören uğruna tonlarca para bayılmış ana babaların gözlerinde mutluluk pırıltıları uçuşuyor muydu?

    mesela, bir çocuk bayramı icat eden, dünyada hiçbir ülkenin akıl edemediği bir hoşluğu yaratmayı başarmış türk milleti, acaba neden o bayram günü çocuklarını ille de izci, bandocu, polis, subay, komando, bahriyeli kılığına sokuyor?

    bayramı eziyete dönüştürme ustalığı neden yalnız bize mahsus?

    mustafa kemal Atatürk, acaba siz 8 yaşında çocukları stadyuma sokun da, garip garip şekiller hareketler yapın, eğlenin diye mi çocuk bayramı ilan etti bugünü?

    neden birileri kendini tatmin etmek için, "sana bugün bayram ilan edildi çocuğum" dediği çocuğu alıp, statlara yada meydanlara götürüp, zorla pankart kaldırtır? üst üste bindirir yada ip gibi dizdirir?

    çocukların suratlarına bakın bakalım hiç mutlu görünüyorlar mı?

    çocuklara bayram günü dağıtılan kitapçıklardaki;

    "artık kayıtsız şartsız millet ulusun,
    sen ki, ey türk, tanrının en sevgili kulusun..."

    gibi zımbırtıları hangi hergele yumurtluyor?

    "atalardan şan alan
    böyle temiz kan alan
    yalnız biziz çocuklar
    her birimiz bir bozkurt
    elimizde al bayrak
    şenlik yapsın anayurt
    böyle yaşadık durduk
    tarih bizi bileli
    sayısız devlet kurduk
    biz dünyaya geleli"

    dizeleriyle mesela, kim kimin bayramını kutluyor amına koyayım?

    milli birlik ve beraberliğe her zamankinden fazla muhtaç olduğumuz, milletçe her türlü darbe ve felaketli günlerine bir daha dönmek istemediğimiz bu mutlu günlerde, gelip aklıma takılan hınzırca bir soru var; evet türküz, doğruyuz, çalışkanız, yasamız büyüklerimizi saymak, küçüklerimizi sevmek, ülkümüz de yükselmek, ileri gitmek falan filan da, 7 yaşındaki daha sünnet bile olmamış çocuğun varlığı neden türk varlığına armağan olsun yahu?
    13 -5 ... aberystwyth
  • pazar sabahı

    197.
    Uyku mu, çizgi-film mi?

    Uyku...

    Hayır, çizgi-film... Çizgi-film... Şirinler, He-Man ya da Voltran... Ama göz kapaklarımı Gargamel tutuyor sanki; çok güçlü, açamıyorum.

    Saat kaç acaba?.. Çok erken olmalı. Okul olsaydı uyanmayı aklımdan bile geçirmezdim, ama yok işte. Bu yüzden uyuyamıyorum. Yarın bu saatlerde kalkıp hazırlanmak, okula gitmek zorundayım. Erken kalkmaktan nefret ediyorum. Saatler bir saat ileriye alınmadı mı hala? Yoksa geriye alındığında mı daha fazla uyuyordum?

    Yarın daha erken kalkıp bir saat geriye alırım ben de. Sadece kendi saatimi ama... Annemle babamın saatini de geriye alırsam doğal akışı sekteye uğratabilirim.

    Uyanmam gerek. Ya da sadece yataktan kalkmam gerekiyor; uyanmasam da olur. Tek gözüm açık da izleyebilirim He-Man'i.

    Hava çok soğuk. ismail Amca kaloriferleri yakmamış hala. Kömür getirmişlerdi, hatırlıyorum. Saat çok erken olduğu için yanmıyor kaloriferler. Balkanlardan soğuk hava dalgası gelmiş olmalı, haberlerde söylemişlerdi. Neyse ki mavi battaniyem beni soğuktan ve iskeletor'dan koruyacak kadar büyük.

    Biraz daha geç kalırsam babam kalkıp TRT'de kovboy filmi izleyebilir. Aynı anda kalkarsak daha da kötü; çizgi-film izleyemeyecek olmam bir yana, babam beni uzaktan kumanda olarak kullanabilir...

    Battaniyemin altından kalkıp kahverengi Grundig marka televizyonumuzun üstündeki kanal tuşlarına "çat" diye basmam gerekebilir. Tuşların yanındaki kibrit çöpüne benzer çubuğu çıkarıp netlik ayarı yapmak zorunda kalmam da bir diğer seçenek.

    Boyum kısa bir defa, zar zor yetişiyorum televizyona. Hayır, kaç defa söyledim, "alıcılarınızın ayarıyla oynamayın" diyorlar diye, anlatamadım. "Alıcılar"ın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok aslında, ama öyle diyorlar işte. hem ben daha 8 yaşındayım ne anlarım ondan bundan...

    Saat gürültülü bir şekilde ilerlemeye devam ediyor. Akşam yatmadan önce pilini çıkarmalıydım. Ya pilini çıkardığımda zaman durursa... Bu riski alamam.

    He-Man'in bitmesine sadece beş dakika kalmış, bir sonraki çizgi-filmin hangisi olduğunu da hatırlamıyorum...

    Diğer tehlike annem. Ondan da önce kalkmam gerekiyor. Çünkü biliyorum; kesin ekmek almaya yollayacak beni. Aslında gidersem bakkaldan Kurabiye Adam da alabilirim.

    Hava soğuk olmasa üşenmezdim...

    saat erken olmasa üşenmezdim...

    --- 23 sene sonra ----
    Göz kapaklarımı Gargamel tutuyor sanki; çok güçlü, açamıyorum...

    Uyanmak zorundayım. Erken kalkmaktan nefret ediyorum. Kaloriferler, yanıyor, kombiyi açık bırakmıştım.

    tıraş olmalıyım, aslında duşta alsam iyi olurdu, saat kaç ya?

    üff duşa vaktim yok... pazar günü işe gitmekten nefret ediyorum. Mail atsam sonra? Telefonum çalıyor... Arayan patron, sana verdiğim flash belleğin içine "onu" at getir dedi... amına koyayım "o" ne ya?

    Umarım sorun çıkmaz; çok strese girdim, ters bir şey olacak kesin.

    kalkıp yiyecek bir şeyler hazırlamak en iyisi, ulan yalnızlık ne kötü her şeyi tek başıma yapmak zorundayım, tek başıma uyumak yada tek başına kahvaltı hazırlamak...

    hızlı hareket ettim, başım dönüyor ama önce çantamı toplamalıyım, bunu sonra düşünürüm...

    Uyku mu, çizgi-film mi?

    Uyku...

    Hayır, çizgi-film... Çizgi-film... Şirinler, He-Man ya da Voltran...

    oha kahvaltı yapmayı unuttum, markete gidip bir şeyler almalıyım ama üşeniyorum.

    hava soğuk olmasa üşümezdim...

    saat erken olmasa üşenmezdim...
    27 -5 ... aberystwyth
  • gecenin şarkısı

    32428.
    Toploader - Dancing in the Moonlight

    https://www.youtube.com/watch?v=0yBnIUX0QAE+

    We get it almost every night
    when that moon is big and bright
    it's a supernatural delight
    everybody's dancing in the moonlight

    Everybody here is out of sight
    they don't bark and they don't bite
    they keep things loose they keep it tight
    everybody's dancing in the moonlight

    Dancing in the moonlight
    everybody's feeling warm and bright
    it's such a fine and natural sight
    everybody's dancing in the moonlight

    We like our fun and we never fight
    you can't dance and stay uptight
    it's a supernatural delight
    everybody was dancing in the moonlight
    7 -1 ... aberystwyth
  • yeni şeyler getiriyorum