• ben bu yazıyı sana yazdım

    32576.
    Kafasını kaldırdığında, karşı kaldırımda oturan kırmızı yanaklı, sarı saçlı, yumuk gözlü bir kız gördü aberystwyth. Dizlerini kendisine çekmiş, ufak ayaklarının uçlarını birbirine yakınlaştırmış şirin, ama donuk bir kız.… Bir süre izledi onu uykulu gözleriyle, uykulu hayatıyla…... Kız hiç hareket etmiyordu.

    Elini uzattı yanına giderek, kızın elini tuttu, belki de kalbini…...

    Kafasını “yalnızlığından” kaldırdı kız, aberystwyth'e baktı. Gülümsedi kırmızı yanaklarıyla. aberystwyth utandı, elleriyle gözlerini kapattı gülümseyerek. Kızın yanına oturdu elini bırakmadan. Hissettiği şeyin ne olduğunu bilmiyordu. Sadece çok mutluydu, sadece buna devam etmek istiyordu. Saatlerce kızla konuştu, ufak ellerini onun yanaklarını koyarak, sessizce...

    aberystwyth kalbini kızın avuçlarının içine bıraktı, ne olacağını umursamadan. Veya umursamak istemeden...…

    Kız yeniden gülümsedi, kalbi cebine koydu. Kalbini ona vermekten çekinmemişti aberystwyth çünkü kızın yumuk gözleri, kırmızı yanakları ve gülümsemesi, her şeyini vermesi için yeterliydi. Başka neden aramadı, arasa da bulamayacaktı.

    Kız ayağa kalktı ve yolun diğer tarafındaki parka gitmek istediğini söyledi aberystwyth'e. Kızın kendisinden bir şey istemesi, bir şeyler paylaşmak istemesi onu mutlu etmişti.

    Kafasını sallayıp "“Tamam”" dedi kısık bir sesle. Kız, aberystwyth'i ellerinden tutarak ayağa kaldırdı, parka gittiler.

    Karanlık, puslu ve sessizdi park. Sadece ağır ağır sallanan iki salıncağın tiz sesi duyuluyordu.

    Ve salıncaklardan başka hiçbir şey yoktu.

    Gökyüzünün rengi siyahtı, yerin ise “"korku”".

    Ürkmüştü aberystwyth, kızın elini sıkıca tuttu. Salıncaklara oturdular. Ayaklarıyla yerden güç alarak sallanmaya başladılar yavaşça.

    Birbirlerini paylaştılar; yalnızlıklarıyla, umutlarıyla, çocukluklarıyla, umursamazlıklarıyla birlikte...… aberystwyth kızın elini sıkıca tutuyordu, kız da onun elini….

    Yağmur çiselemeye başladı. Salıncağa düşen damlalar yüzüne çarpıyordu aberystwyth'in, park ve gri toprak karşı koyamıyordu ıslanmaya.

    Ve sonunda yağmur yağmaya, bulutlar ağlamaya başladı. Kafasını kaldırdı aberystwyth, siyah gökyüzüne, siyah bulutlara baktı, yüzüne çarpan yağmur damlalarına aldırmadan.
    *Elini kaldırdı, avucunu açtı… bir yağmur damlası yakaladı, iki eliyle tutarak kıza verdi. Kız gülümsedi.*

    Damlayı alıp diğer cebine koydu. Daha sonra ellerini açtı, aberystwyth'e sarıldı, kafasını omzuna koyarak.

    ona güveniyordu artık, kendisini yalnız bırakmayacağını biliyordu. Kırmızı yanaklarından öptü kızı. Kız da onu…...

    kendisini sallayıp sallayamayacağını sordu salıncakta. Yerinden kalkıp kızı sallamaya başladı aberystwyth, heyecanla. Yağmurdan sırılsıklam olmuştu, hasta olabilirdi, ama kendisini arkada bıraktı, umursamadı. Sadece artık yalnız olmadığını düşünüyordu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını…...

    Göz kapaklarını kapattı…...

    açtı...…

    donakaldı!!!

    Kız yoktu! Salıncak boştu!!

    inanamadı, salıncağı elinden bıraktı hızlıca. Salıncak boşlukta sallandı, gürültüyle.

    Çevresine baktı şaşırmış, ıslak gözleriyle. “Korku”dan başka bir şey yoktu. Kız kaybolmuştu. Sanki yaşadığı her şey bir rüyaymış gibi, sanki gerçek değilmiş gibi… Nefes alıp verdikçe ağzından dumanlar çıkıyordu.

    Kendisini toplayıp kızı aramak için yola çıktı. Her yerde onu aradı, her yere baktı…, "Kendisini bulmak", "kalbini bulmak" için… ama Hiçbir yerde yoktu.

    Şaşkın bir şekilde yola çıktı. Yolun kenarında göğü delen, siyah bir bina vardı, kızın orada olabileceğini düşündü. Bu son şansıydı belki de onu bulmak için...

    Binaya doğru koştu, yağmura çarparak.

    içeri girdi, çıkması gereken upuzun bir merdiven vardı. Bu, saatlerini alabilirdi, ama merdiveni çıkmaya başladı. Kızı kaybetmek istemiyordu, ona her şeyini vermişti çünkü.

    Saatlerce çıktı merdiveni, hiçbir şey düşünmeden...

    Son kata geldi. Simsiyahtı kat. basamakları çıktı.

    Sadece bir kapı vardı karşısında.

    Titreyen elini uzatıp kapıyı açtı…... içeride kimse yoktu, "yalnızlığından" başka.

    Yıkıldı.

    Pencerenin kenarına kadar gitti, umutsuzca; hala yağmur yağıyordu...

    Gözünden bir damla yaş aktı aberystwyth'in. Gözyaşı göğü delen binadan aşağıya doğru süzülmeye başladı...

    Yoldan geçen çocuk bir yağmur damlası yakalamak için; *elini kaldırdı… Gözyaşını yakaladı, iki eliyle tutarak kız arkadaşına verdi. Kız gülümsedi.*
    ben bu yazıyı sana yazdım
    5 -1 ... aberystwyth
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    32573.
    gözlerini yavaşça araladı aberystwyth. tavanı izledi bir süre, sonra duvardan birkaç nokta seçti, gece yatarken yeniden onları bulmak için. kedi gibi gerindi...

    yatağından kalkıp dışarı çıkmak istedi ama bunu yapmaya üşeniyordu. ufak elini yataktan sarkıtarak arkasındaki sobaya sobaya doğru uzattı. sobayı açık unutmuştu. eli yandı... diğer eliyle elini tuttu sıkıca. canı çok yanmıştı. kalkmak için yavaşça doğruldu. deniz kenarında bir iskeledeymiş gibi uzun uzun sallandırdı ayaklarını, yatağın kenarından. eli çok acıyordu. yataktan kalktı, bir şeyler yapmak için.

    duvardaki saate baktı, ters ilerliyordu.* şaşırdı...

    ilk aklına gelen şey, annesinin odasına gidip uyuyup uyumadığına bakmak oldu. uzun ve dar koridordan geçerek odaya doğru ilerledi. odaya gelince ürkekçe uzattı kafasını kapıdan. annesi yoktu. ağlamaklı oldu, yine de kendisini tutmaya çalıştı "umudundan".

    karnı acıkmıştı ama annesi olmadan bir şey yapamazdı. saatine baktı, hala ters ilerliyordu.* ne olduğunu anlamaya çalışmadı, belki de çalışamadı.
    mutfağa doğru ilerlemeye başladı, küçük adımlarıyla. buzdolabına doğru elini uzattı. kapısı ters taraftaydı. * bir anlam veremedi, verseydi de anlamsız olacaktı.

    buzdolabının kapısını açtı, annesinin aldığı peynirden başka yiyecek bir şey yoktu. canı bir şey istemiyordu zaten. peyniri alıp tabağına koydu. çevresine baktı ve ışığı kapatıp çıkmak için kapıya doğru yürüdü. ışığı kapatırken anahtarın ters olduğunu fark etti...*

    salona geçti. elindeki tabağı masanın üstüne bıraktı. hala üşüyordu. odasına dönüp battaniyesini almak istedi ama bunu yapacak gücü yoktu. kendisini iterek odaya kadar gitti. battaniyesini bir bacağı kırık olan sandalyesinin üzerine bırakmıştı. odadaysa ne sandalyesi vardı, ne de battaniyesi. bulamadı. kafasını çevirip arkasına baktı, ikisi de oradaydı. sessizce aldı battaniyeyi. dar ve uzun koridordan bir defa daha geçip salona gitti, elindeki battaniyeyi yere sürterek. bu yol onu fazlasıyla yoruyordu...

    salona gelince peynirini yemeye başladı, üşüyen elleriyle. çok uykusu vardı ve dışarı çıkmak istemiyordu ama gitmek zorunda olduğunu biliyordu. ağır ağır tabağındakileri bitirdi.

    boşlukta hissediyordu kendisini, aynı bir kar tanesi gibi yavaş yavaş yere düşen, eriyişini bekleyen.

    isteksizce yerinden kalktı... odasına gitti yeniden. kırık çekmecesinden atkısını ve eldivenlerini aldı, sıkıca giyindi. sonra salonun yanındaki hole gitti. aklından, sabah kafasından işaretlediği noktaları geçirdi, onları nerede bıraktığını hatırlamaya çalıştı... ayakkabılarını giymek için kapının önündeki hasır tabureye oturdu. ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken gözü duvardaki aynaya takıldı!

    duraksadı bir an...

    elindekileri bıraktı aniden. aynanın karşısına geçti...

    derin derin baktı, uykusuzluktan şişmiş gözleriyle. yansımalarını izledi. aynanın diğer tarafında ne olduğunu merak ediyordu. elini açarak aynaya dokundu yavaşça. kendisi de ona dokundu.

    birden eli aynanın içine girdi. korkmuştu, kolu omzuna kadar aynanın içindeydi. kendisini çekmeye çalıştı... kurtuldu.

    donakaldı... derin derin nefes alıyordu korkuyla, kalbi yerinden çıkacak gibiydi. bir adım attı geriye doğru. aynanın diğer tarafına geçebilirdi. kendisiyle savaşıyordu bunu yapmak için.

    yanık elini, titreyerek uzattı aynaya doğru yeniden.

    aynaya dokundu. eli, sanki bir bataklıktaymış gibi aynada kayboluyordu. derin bir nefes aldı ve aynanın içine doğru atıldı bir anda, tamamen aynanın içine girdi bu kez...

    artık aynanın diğer tarafındaydı. saatine baktı. normal ilerliyordu...

    (bkz: belki de yaşamanız gereken yer burası değildir)
    7 ... aberystwyth
  • uludağ sözlük iş ağı

    25.
    izmir-bornova'da fason imalat yapan işletmeme; cnc torna operatörü ve dik işlem operatörü alınacaktır.

    "esnek çalışma saatleri ve yoğun tempoya ayak uydurabilecek" gibilerinden goygoylardan hiç hoşlanmam. iş disiplini ve ahlakı arıyorum. onun haricinde kendisine verdiğimiz malzemeyi teknik resme göre işleyecek.

    ayrıntıları yüzyüze yada telefonda konuşalım.

    ilgilenenler mesaj atsınlar.
    5 ... aberystwyth
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    32421.
    Soluk maviydi şehir. Dağınık bulutlar değildi sadece donuk olan, her şey hareketsizdi. Yapraklarını düşüren ağaçlar, evlerin bacalarından çıkan gri dumanlar, boşlukta savrulan gri yapraklar...

    Biri cezalandırıyordu sanki devamlı bantı saran bozuk zamanı, ama kimse nasıl tamir edileceğini bilmiyordu.

    Buzla kaplıydı her yer, aynı zaman gibi. Kardan adam soluk mavinin içine saklanmıştı, ama arkasında bıraktığı donuk kar tanelerinden anlaşılıyordu nereye saklandığı...

    aberystwyth'di sadece hareket eden, hareket ettiği halde yol alamayan. Kaybolmuştu. Dizlerini koydu buzdan toprağa, kafasını kaldırıp gökyüzüne, asılı duran kar tanelerine baktı. Düşüşünü bekledi birinin, ufak ellerini açarak, ama düşmedi...

    Dizlerini dikkatlice kaldırdı ellerini iki yana açarak. Dengesini kaybetti, ama düşmedi. Bir adım attı buz tutmuş toprakta. Ardından bir adım daha...

    Ve bir adım daha...

    ilerledi kırık dakikalara basmadan. Akreple yelkovan inatlaşıyorlardı birbirleriyle. Yolun ilerısine baktı aberystwyth. Bir şeyler vardı hareket eden. Dondu, kaldı.

    Adımını attı yavaşça. yolun diğer tarafındaki kar tanelerinin düşüşlerini izledi. Hiçbir şey donuk değildi diğer tarafta. Evlerin bacalarından çıkan dumanlar gökyüzünün içinde kayboluyorlardı. Ve bulutlar göç ediyorlardı...

    Yüzünü, duvara yasladığı ufak eline gömmüş, gözlerini yummuş sayan bir çocuk vardı yolun diğer tarafında. Uzaktı aberystwyth'e..

    10'a kadar saydı kırmızı yanaklı çocuk...

    sesi yankılandı şehirde!

    Herkes saklanmıştı saymayı bitirdiğinde!

    Oyun başlamıştı...

    Ne zaman başladığını hatırlamıyordu sanki. Kafasını kaldırdı şaşırmış bir halde, çevresine baktı. Arkadaşlarını aramaya başladı. Saydığı duvarın arkasına baktı, heyecanla. Kimse yoktu. Kırık dökük bir ev vardı karşısında. Yaklaştı tedirgince. Kapıyı tuttu. itti yavaş bir şekilde, olduğu yerde durarak. Ağır ağır açıldı. Gölgesi siyaha boyadı beyaz duvarları. Kafasını uzattı içeriye doğru...

    Kimse yoktu içeride. Kapattı kapıyı yavaşça, gölgesini içeride bırakarak...

    Yeniden başladığı yerdeydi. Kimse çıkmak istemiyordu saklandığı yerden dışarıya, oyuna devam etmek için. Oyunun bitmesiyse ona bağlıydı sadece. Evlerin arasında kaybolan yolu takip etti. içeriye doğru kıvrılan sokağa girdi evlerin açık bıraktıkları aralıktan. Boşlukta asılı duran dev bir ağaç vardı karşısında, sokağı saklayan. Yaklaştı yanına. Uzun bir atkı vardı yerde. Aldı eğilerek. Ağacın altındaki karları eşelemeye başladı elleriyle...

    Kimseyi bulamadı. Saklanmak için iyi bir yer değildi belki de. Belki de kimse yoktu saklanan, ve saymayı bitirdiğinde oyun bitmişti çoktan...

    Aramaya devam etti. Sarmal sokaktan çıktı. Bir şey yoktu fark eden. Başladığı yoldaydı bir kez daha. Oyundan çıkmak istiyordu artık. Ama oyunu bitirmekten başka çaresi yoktu çıkmak için.

    Kar taneleri vardı yola dağılmış. Onları izledi tek tek, dakikalarca devam etti izlemeye. Sonunda küçük bir ev belirdi ileride, dev ağaç gibi boşlukta asılı duran. Son kar tanesi de evin önündeydi. Çocuk adımını attı küçük eve doğru. Kapıyı araladı...

    Saklanan kardan adamı buldu erimiş bir halde. Ve oyun bitti!

    Siyah-beyaz, içinden dikey çizgilerin geçtiği eski bir film gibi izledi her şeyi aberystwyth. Anlam veremedi hiçbir şeye.

    Yolun diğer tarafına geçmek için bir adım attı dikkatlice. Bastığı yer kırıldı aniden. Aşağıya doğru düşmeye başladı. Her şey bulanıklaştı çevresindeki, her şey paramparça oldu. Dakikalar kırıldı, gece gündüzle boyandı, donuk kar taneleri eridi, ağaçlar yapraklarını savurdu, dikey çizgiler dağıldı...

    Yüzünü, duvara yasladığı ufak eline gömerek gözlerini yumup 10'a kadar saydı aberystwyth...

    sesi yankılandı şehirde!

    Herkes saklanmıştı saymayı bitirdiğinde!

    Oyun başlamıştı...

    Ne zaman başladığını hatırlamıyordu. Kafasını kaldırdı şaşırmış bir halde, çevresine baktı. Arkadaşlarını aramaya başladı...

    Belki de kimse yoktu saklanan.

    ve saymayı bitirdiğinde, oyun bitmişti çoktan...

    ben bu yazıyı sana yazdım
    9 -3 ... aberystwyth
  • ben bu yazıyı tanrı ya yazdım

    1621.
    vah vah vaaah!

    okuyor musun buraları, neler neler yazmışlar...

    ev, araba, yat, kat isteyen mi dersin... yarınki sınavda yardım etse diye iç geçirenler mi dersin... herkese iyilik dileyen koca yürekli ahmaklar mı dersin... kendisini boynuzlayan eski sevgiliye tez vakitte gereken belayı başına sarman gerektiği yönünde talimat veren mi dersin... yarattıklarını takip etmediğin yönünde seni suçlayan mı dersin... sana mektup yazıp senin olmadığı iddia eden mi dersin (bak bunlar hakikaten embesil)… kendisini işten çıkartan ama tazminatını vermeyen patronu cennete gidecek mi diye soranlar mı dersin... Ortadoğu'da barışı neden sağlamıyorsun artık dökülen kanlar yetmedi mi diye yakınanlar mı dersin...

    yarattıkların ne durumda görüyor musun?

    bir durum değerlendirmesi yapmama izin verirsen eğer; dünyanın boku çıkmış durumda!

    mesela hristiyan alemi seninle iletişime geçmek için "papa" diye bir şey seçiyor, bu seçilen "papa" Kendisini torino Havaalanı'na karşılamaya gelenlerin günahlarını yolcu salonunda ya da apronda bağışlama yetkisi bulunuyor, pardon, adam değil, herhangi günahkar bir kardinalken diğer kardinaller tarafından papalığa seçilince birdenbire "yanılmazlık" kazanan yüce bir varlık! Hani şu, erkek olup olmadığını kesinlikle anlamak için seçildikten sonra diğer kardinaller tarafından taşakları okkalanan Tanrı temsilcisi(!)

    mesela "ateistler"; gökten zembille geldiklerini düşünüyorlar. sanırım bunlar en ahmak olanları. hangi birine sorsam big bang'den başlayıp darwin'de sonlandırıyorlar konuşmalarını. amaaa nedense o türediğimiz ilk organizmanın nereden geldiği konusunda ise bir anda tıkanıyorlar!

    bir gün bir içki masasında (ben senin elçilerinden değilim alkol kullanıyorum) "acaba o ilk organizma bahsedilen adem ile havva olabilir mi" diye sordum ateist güruha. yemin ediyorum masada yarım saat sessizlik oldu...

    mesela yeni bir şey çıkmış, "deistler"; bu güruh senin varlığını kabul ediyor ama eni konu kurallarına uyup ibadet etmek konusunda yan çiziyorlar. kişisel fikrim bunların en tehlikeli ve sinsi topluluk olduğu yönünde zira eğer öldüklerinde kitapta yazanlar doğru ise kendilerini "ya biz inanıyorduk valla" diye savunup, olası bir cennet biletini cebren ve hile ile kapmaya çalışacaklar...

    "satanistler" var mesela; bunlar bence en azından karakterliler. çünkü şeytana tapmak için önce senin varlığını kabul etmeleri gerektiğinin farkındalar. seçimlerini yapmışlar, doğru yada yanlış, deistler gibi yan çizmiyorlar. ha şeytana tapmak için önce senin varlığını kabul etmeleri gerektiğinin farkında bile olmayanları da var, onları sana havale ediyorum...

    ha daha niceleri var; protestanlar var mesela, bilemem martin luther sevgili bir kulun mudur... bizim müslümanlar var; şekilcilikten türlü türlü mezhepler uydurmuşlar neredeyse hepsi birbirinin kopyası ama nedense birbirlerini öldürüp duruyorlar... nüfus cüzdanlarında Müslüman yazan ama kendilerine gönderilen kitabı bir kez olsun okumak yerine, elif şafak yada orhan pamuk okuyanlar var ki söyleyecek söz bulamıyorum.

    zaten dünya haritasında doğuya doğru müslümanları geçtikten sonrası iyice laçka! en az 5 milyon farklı tanrı var. kişi başına düşen tanrı sayısı almış başını gitmiş; yok fil tanrısı, yok ot tanrısı, yok bok tanrısı... ineklerden bile medet umar hale gelmişler!

    ama müslümanlardan daha zeki olabilirler zira hintliler u-235 atomunu zenginleştirip u-238 elde edip, atom bombası yapmayı becerdi. ha bilmiyorum atom bombası tanrısı var mı, şükranlarını sundular mı?

    neyse uzatmanın lüzumu yok, herkes bir şey isteyip, sorduğuna göre nacizane buna benim de hakkım vardır...

    merak ediyorum; içten içe yanan devasa yıldızlar, çevrelerinden dolanan sayısız gezegenler ve onların çeşit çeşit uyduları, süpernovalar, karadelikler, bunların hepsini birden içinde barındıran sayısı belli bile olmayan galaksiler... yahu bunlar gerçekten yukarıda yazdığım insanlar için miydi?

    bu insanlar için böylesine büyük bütçeli bir filme gerek var mıydı?

    sadece güneş sistemi ve etrafını yaratsan da biz birbirimizi yemeye devam ederdik, beş para etmez bu insanlık için fazla görkemli bir ambiyans yartıp zahmete girmişsin ama yüceliğinden sual olmaz...

    ben hala geceleri kafamı yukarı kaldırdığımda ne kadar kudretli olduğunu iliklerime kadar hissediyorum...
    12 -8 ... aberystwyth
  • themis portia entryleri

    14.
    "enter" tuşunun ne işe yaradığından bi haber olup, ishal olmuş bir kedi için histeri krizlerine girip 1 metre yazı döşeyen bir ucubeyi özleyen varsa ya gerçekten ahmaktır, yada alkoliktir!
    17 -2 ... aberystwyth
  • walt disney ve çocuk emperyalizmi

    1.
    Ben size bir şey söyleyeyim mi, şu sivri kıçlı ördekleri oldum olası gözüm tutmamıştır. Şurasını samimiyetle ifade etmek isterim ki aziz vatandaşlarım, daha bacak kadar bir veletken bile, Walt Amca'nın pembe dünyası beni fazla çekmemişti.

    Ha, çizgi-roman okumuyor değildik. annemin bana zorla okuttuğu o on sayfada bir karakterlerin yaka paça seviştiği Fransız romanlarının içine babamın çizgi-roman eskilerini koyup annemi kandırarak özellikle... (mesela "colette"; oyunlarında yada romanlarında karakterleri hırsla seviştirmekte üzerine yoktur. bence tüm o yazdıklarını tek elle yazıyordu. diğer eli de kukusunda kendini tatmin etmekle meşguldü... yada "simone de beauvoir"; en koyu feministlerdendi, erkeklerden nefret ettiğini söyler ama azdığında koltuk kenarlarına sürtünerek tatmin olduğunu da itiraf etmişti. kendisinin hele bir ideal erkek tanımı vardır ki, bu kadar pespayeliği bir burgonya köylüsü bile yapmaz dersiniz. ama elbette sorsanız ortalama bir Fransız'a, size bu iki yazarın kendi coğrafyalarında çıkanlar içinde en iyi olduğunu falan iddia edeceklerdir. ahahah! eh, bizim instagram'a dudaklarını büzüştürüp fotoğraf atan türk kızı kaşar Melahat da elif şafak denen zilliyi Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi yazar sanıyor... ahmaklığın dili, dini, ırkı yoktur!)

    Nevada rangerlerının gözbebeği Tom, Albay Brown komutasındaki Kulver Kalesi'nden başarılı çıkışlar yapıyor...

    (Albay'ın kızının pişirdiği turtayı kim kapacak? Konyakçı mı, Doktor Sallaso mu? Binbir Surat bir Arap şeyhi kılığında California'da görülmüş... General Kalevera her an Los Alamos üzerine yürüyebilir...)

    Çelik Bilek bir vuruşta sekiz-on ingiliz askerini perişan ediyordu...

    (Kırmızı ceketliler! Aman Tanrım! Boston'daki adamımız Avukat Connolly'ye yardım göndermek lazım... Bu işi Rudi yapar... Kunduz kürkü ticaretini boşlayıp vatanı kurtaralım... George Washington'un fedaisinin kuyruklu şapkasından, Profesör Oklitus'un iri tokalı ayakkabılarından isterim!)

    sonra babamın o çizgi-roman eskilerini arkadaşlarıma allayıp pullayıp kakalar, onların yerine kendilerinin yeni çizgi-romanlarını alırdım. çünkü annem asla çizgi roman okumama izin vermezdi. Fransız hayranı bir Fransızca öğretmeni kadın elbette sadece Fransız devrimini yada boktan Fransız aşk romanlarını okumama izin verecekti...

    (Bu oğlan adam olmayacak! Aklıı fikri çizgi-romanda... Pam! Pam! Zıp! Zıp! Smack! Pack! Hay aksi!)

    Ama iyi niyetli olmayan başkaları da vardı. Keşşaf Long Rifle hoş adamdı da, çevrede Kızılderili kokusu aldığında Kinova'nın kafa derisi neden kaşınmaya koyuluyordu?

    Varyemez Amca neden bütün altınlarını o masif kasa misali kalesinde saklıyordu acaba?

    ince bıyıklı, kır sakallı; yakışıklı bir adamdı oysa. Miki Fare'nin babasıydı. Kendi babamda, yorgun bir devlet memuruydu. O da babam gibi fakir bir ailenin çocuğuydu. Benimkinin babası sıvacıydı, onunki gezginci marangoz. Walt Amca işe sıfırdan başlamış, kısa zamanda kendi fabrikasını kurmuş, mılyoner, milyarder olmuştu. Adam üstelik dolar milyarderiydi, bizim rahmetli Menderes'in her mahallede yaratmaya niyet ettiği cumhuriyet lirası milyarderi değil.

    Evveliyatını bilmiyorduk, ama gene de adamda ve marifetlerinde bizi iten bir şeyler vardı işte. Küçükken marangoz babasından nasıl kayışla dayak yediğini; beraber kurdukları stüdyo işinde kardeşi Roy'u, bütün bu ördeklerin, farelerin, köpeklerin, uçan fillerin, yedi cücelerin gerçek yaratıcısı, arkadaşı Ub lwerks'i nasıl kazıkladığını, iyi bir aşçıya ihtiyaç duyduğundan ve stüdyolarında en düşük ücretle çalışmaya razı gelmiş olduğu için karısı Lilian'ı "Baba'nın emri, Isa'nın kavliyle" nikahladığını bilmiyorduk daha...

    (O zamanlar Amerika ne demek? Missouri'nin ardından sık sık gelen bahriyeliler, para verip alamadığın naylon iç çamaşırları, Eisenhower'ın Ankara' ya inen pırpırlı tayyaresi demek. Gary Cooper "Kahraman Şerif' filminde saate karşı silah çekiyor. Victor Mature her hafta başka bir rolde...)

    walt disney denilen amcamız tutmuş, kendi adına şehir kurmuştu. Los Angeles yakınlarında. Manhattan'ın iki katıydı. Günde 15 bin kişi ziyaret ediyordu. Uyuyan Güzel'in şatosunu mu istersin, Kaptan Nemo'nun denizaltısını mı? Peter Pan'ın amansız düşmanı Kaptan Kanca'nın gemisi bile orada. O zamanın parasıyla üç buçuk milyar dolara çıkmıştı. Tam bin mimar üç yıl aralıksız çalışmış. Evet, Disneyland açılmıştı...

    acaba bu koskoca şatafat için gerekli parayı kim yada kimler sağlamıştı?

    Daha bilmiyorduk. Walt Disney'in "köşeyi döndüğü" yıllar, "iktisadi buhran" günleri uzak ve sisli anılar olmuştu. Miki Fare'yi propagandanın emrine verdiği ikinci Savaş yılları unutulmaya çalışılıyordu. Kurduğu büyük oyuncak sanayii, biblolar, posterler, T-Shirt'ler Amerika'yı, Avrupa'yı kasıp kavuruyordu ama, bize kadar ulaşamıyordu ki. Bizim veletler mahalle arasında tahta kılıçlarla şövalyecilik, başparmaklarıyla işaret parmağından yararlanıp dekmancılık oynuyorlardı.

    Daha çocuk bezleri, kahveler, viskiler, bulaşık makineleri sökün etmemişti. Oralarda bir McCarthy silindiri gelip geçmişti... Başkan yardımcılığına soyunmuş Richard Nixon adlı bir genç adam bizimkilere fazla bir şey ifade etmiyordu. Ronald Reagan, evet, "esas çocuğun arkadaşını" oynar, ya da kötü kovboyu. O kadar önemli bir isim değil arkadaş. Sen John Kennedy'ye bak. Zıpkın gibi. Dünyayı o kurtaracaktı... (eğer mevta olmasaydı...)

    Walt Disney bir Amerikan firmasıydı. Yüzden fazla ülkeye ağlarını germiş, otuzu aşkın dilde faaliyet gösteren, milyarı bulan sayıda çocuğu eğlendiren, eğiten, hür dünyanın değerlerini, yargılarını, yaşama biçimini aşılayan bir ahtapot gibiydi...

    Aralarında görev bölümü yapmışlardı. "General Motors" otomobil işlerine bakıyor, "United Fruit" meyve sebze pazarını tutuyor, "Hollywood" büyüklerin, "Walt Disney" küçüklerin zihinlerine Amerikan emperyalizminin bönlüğünü sıçıp sıvıyordu...

    Disney'in dünyası iyilerle kötülerin, basitliğin, saflığın, politika-dışılığın, ana-babaya saygının, toplumun yerleşik değerlerine boyun eğmenin, cinsellikten soyutlanmış platonik aşkların, kısacası akıllı uslu ve efendi çocuklara sunulması gereken son derece hesaplı, usturuplu bir değerler bütününün kodlanmış, formüllere bağlanmış, simgeleştirilmiş, düzenlenmiş dünyasıydı. (yani yersen...)

    Anlamasak da seziyorduk. Disney'in boğaz tokluğuna adam çalıştıran, en ufak bir başkaldırmada işçisini kapının önüne koyan, milyarlarına milyarlar katan, Senatör McCarthy'ye hayran, Johnson'a bile karşı Barry Goldwater'ı destekleyen bir Rockefeller ya da Getty bozuntusu olduğunu çok sonraları öğrenecektik ve şaşmayacaktık.

    Tıpkı, onun boyunduruğundan kurtulabilen, çizgi filmin özgür yaratımlarına kanat açabilen UPA stüdyoları ekibinin bambaşka bir ekol yaratabildiğini öğrenip sevindiğimiz gibi, Disney'in kim olduğu, ne anlama geldiği artık açık seçik meydandaydı...

    Walt Disney terk-i dünya eyleyeli tam elli iki yıl olmuş...

    Toprağı bol olsun. Olsun ki, bir daha kalkamasın...
    6 -2 ... aberystwyth
  • yonca evcimik

    172.
    eşekte taşak görmemiş bazı yapımcı yönetmen dıngılların, 45 yaşında "lise dizisi"nde başrol oynattığı karı...

    "bandıra bandıra ye beni" deyip dilimlenmiş karpuzun suyunu akıta akıta ısırırken de 35 yaşındaydı...

    bu karının ergenlik dönemini "menderes hükümeti" sırasında yaşadığından şüpheleniyorum. yanılıyorsam hesap makinesi orada, vurun abalıya!
    3 -1 ... aberystwyth
  • altın çağ

    17.
    Bir kavim vardı ki özgürlüğün tadını almış, atlarının ayaklan altından yuvarlanıp geçen dünyanın ağır aksak dönüşüne hayran kalmıştı...

    Bu kavmin insanları gün ışığında mutluydular, tüm diğer insanlar gibi ve yorulmadan uğraşır tabiatın kendileri için tahsis ettiği nimetlerden paylarına düşeni alırlardı. Gece çökünce büyük çadırlarında toplanır, ateşin etrafında bağdaş kurarak eski hikayeleri birbirlerine anlatırlardı. içlerinde hep yitirilmiş, artık anılardan bile silinmeye yüz tutmuş bir zamanın burukluğu, hüznü olurdu.

    Bir kavim vardı ki büyük bir nehrin kıyıları boyunca büyük taştan şehirler kurardı. Bu kavmin insanları gün ışığında mutluydular, tüm diğer insanlar gibi ve nehrin kıyıları boyunca yetişen türlü nimetten faydalanmak için bıkmadan usanmadan çalışır, hayattan paylarına düşeni almaya çalışırlardı. Gece çökünce kimisi pişmiş topraktan evine, kimisi yontma kumtaşından sarayına çekilir, ama istisnasız hepsi yanan ateşin başında oturup titreyen alevlerin duvarlarda canlandırdığı gölgelere bakarak eski günleri anarlardı. Kayıp eski bir zamanda kalmış bir ülkeyi anar, o günlerin gerçek mi yoksa hayal mı olduğunu, bir daha yaşanıp, yaşanmayacağını sorgularlardı.

    Bir kavim vardı ki deniz kıyısında yalçın duvarlı taş kentler kurmayı, tuzlu suyun içine uzanan dalgakıranlar inşa etmeyi çok iyi bilirlerdi. Bu kavmin insanları gün ışığında mutluydular, limanlarında ahşabın en olmadık biçimlerde işlenerek yeni bir hayat bulduğu gemiler demirli dururdu. Onlar bu gemilerle hırçın denizlere açılır, esip giden rüzgarların önüne katılarak daima daha önce uğramadıkları sahiller ararlardı. Geceleri gemilerinin güvertelerinde ya da taştan büyük salonlarda toplanır, ateşin sıcaklığını sert rüzgarlardan yorulan kemiklerinde hissederlerdi. içlerinde her zaman bır hüzün vardı, acaba bir gün yaşlıların masallarında duydukları kayıp topraklara tekrar ulaşabilecek, kaybedilmiş zamanların ihtişamına şahitlik edebilecekler miydi?

    Bir zamanlar bir adam vardı ki o asla kendini bir yere ait hissetmemişti. o aslında her yere ait olduğunu biliyordu, insan ayağı basmış olsun olmasın, her yer ve her zamana aitti o. Yaşadığı zaman pek çok şeyin bilindiği ama bir o kadarının da unutulduğu bir zamandı. tek bir ömür zarfı içinde bile kendinden öncekilerin hayal bile edemeyecekleri değişimlere şahit oluyordu, üstelik bu değişimi yüreğinin derinliklerinde her an hissedebiliyordu.

    Ama o bundan rahatsız değildi, çünkü tüm bunların ilk kez yaşanmadığını biliyordu. Gecenin soğuğu yeryüzünü kaplarken ıssız ve karanlık mola yerinde durdu. Altındaki araç bin yıl önce hayal bile edilemezdi, beşyüz yıl önce böyle bir şeyin insan tarafından yapılabilecegini ima etmek kafirlik demekti. Ama işte o tuhaf, gürültülü araç en az onun kadar gerçekti ve eğer onun için ifade ettiği anlamı saymazsanız bu çağda hiçte sıra dışı sayılmazdı.

    Adam aracını durdurdu, başlığını çıkardı ve kafasını kaldırıp karanlık gökyüzünde uzanıp giden elmas tarlalanna baktı. Bu anda ve mekanda her şey donmuş gibiydi, gece sessiz ve hareketsiz bekliyordu. Sessizliği içine çekti, burada durup gökyüzüne bakan ilk insan olmadığını biliyordu.

    Bunları düşünüp iç çeken ilk insan da o değildi. Sıradan bir yerde, sıradan bir zamanda, sıradan bir insandı. sıradanlığın kalın ve güvenli zırhına bürünmüştü, çünkü herkes kadar insandı. Ne daha fazla, ne de daha az.

    Ateş gecenin göğüne kızıl kor parçalan saçarak dalgalandı, alevler bir adım ileri çıkıp yere oturmuş kendilerini izleyen adama bildikleri en etkileyici dansları sundular. Yüzü ısındı, sırtı ise pek ısınmadı, tıpkı binlerce yıldır yüzünü ateşe dönüp oturan tüm insanlara olduğu gibi.

    Adam derin bir nefes aldı, nefes alıyor olmanın hazzını çıkararak. içinde yeşeren hüzün tohumları çiçek açıp melankoli döktüler yapraklarından...

    Acaba birgün kayıp zamanların bilgisine ve ihtişamına tekrar ulaşmak mümkün olacak mıydı?

    Sıradan bir ömür mü geçirecekti?

    Yoksa onun zamanında yeni bir Altın Çağın şafağı sökecek miydi?
    3 -1 ... aberystwyth
  • kemalistlerin çomarlarla mücadelesi

    1.
    Vakti zamanında abdurrahman Dilipak'ın bir "olay" kasedi, tıpkı hacıefendiler, hocaefendiler, mafyababası efendiler gibi, ne hikmetse, nerelerde çekilip nerelerden bulunduysa, yayınlanmıştı...

    Ne demişti Abdurrahman? "Atatürk rakı içerdi, kadınlara bakardı, Latife Hanım'la aralarında şiddetli geçimsizlik vardı, iki yıl sonra boşandılar" demişti.

    veee ülke çapında Kemalistlerin linç girişimine sebep olmuştu, hem de salyalar küfürler eşliğinde...

    Abdurrahman efendi adamdır. Kibar adamdır. Medeni adamdır. Çelebi adamdır. sık sık hedef kitlesini gıdıklayabilmek için beyinsizce yazılar yazar zira hedef kitlesi beyinsizdir! Evet, şeriatçıdır. mesela ben de değilim! Dünya görüşlerimiz ve yaşama biçimlerimiz arasında dağlar kadar fark olması, Abdurrahman'a küfürler edip, gömüp, üzerine beton dökmeyi gerektirmez... Kemalistlerin bu avam takımı lumpenler ile mücadele ederken akıllıca davranmaması, bu gibi tiplerin ekmeğine yağ sürer üzerine de bal damlatır.

    abdurrahman'ın o vakti zamanında söylediklerine gelirsek;

    içmez miydi? Bakmaz mıydı? Boşanmadılar mı?

    Ben de içerim, ben de bakarım, ben de ilk eşimden ayrıldım, şimdi birisi bunlar "yüzüme vursa"(!) bana hakaret etmiş mi olacak?

    Yapmayın... Şeriatçılarla mücadele edin ama akıllıca edin. Atatürk'ün rakı içtiğini, hem de çok içtiğini ve bu nedenle siroz olup öldüğünü yediden yetmişe, Kemalisti şeriatçısı, dostu düşmanı herkes bilir. Türkiye'de gelmiş geçmiş belki de en yakışıklı adam olarak o dönemde bütün kadınların ona tutkun olduğunu da bilmek için tarih okumak gerekmez.

    Atatürk, kadehini halka gösterip, "efendiler, buna rakı denir, ben bunu gizli içmem, açık açık içerim, haydi şerefınize" demiş adamdır. helal olsundur.

    aradan yıllar yıllar geçiyor ama kemalistler mücadelelerini hala aynı beceriksizlikle devam ettiriyorlar. gülünç oluyorsunuz... aklın yerine imanı koymaya çalışanlarla mücadele ederken siz de aynı duruma dönüşüyorsunuz, siz de akılcılığı bırakıp yeni bir iman oluşturmaya çalışıyorsunuz, aynı düzeyde, aynı "kulvarda" oynamaya kalkıyorsunuz onlarla!

    atatürk peygamber değildir. çankaya ve anıtkabir birer "kutsal ziyaretgah" değildir. nutuk, bir kutsal kitap değil, sadece gazi mustafa kemal paşa'nın önderliğini yürüttüğü kurtuluş savaşı anılarıdır.

    atatürk de sizin gibi, benim gibi, bütün artı ve eksileriyle bir fanidir. sizden ve benden daha büyük, çok daha büyük bir adam olması, onun da "insan" olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz ki!

    "atatürk rakı içerdi" diyen adama terör estirmekle yada atatürk'e yazılan aşk mektupları hakkında yorum yapanları 'atatürk düşmanı' ilan etmekle (bu ben oluyorum) yanlış yoldasınız sevgili kemalistler...

    ha işin iç yüzüne gelirsek; evet, atatürk rakı içerdi, hem de çok içerdi. üstelik yanında yemeği de çoğu kez ihmal eder, leblebiyle içerdi. karaciğeri de bu yüzden dayanamadı ve onu 57 gibi çok genç, çok zamansız, çok olmayacak bir yaşta yitirdik... şu zamanda şunu söyleyebilmek cesaret işi, yürek işi haline mi geldi? bu duruma mı düşecektik?

    benim için "küfürbaz" diyebilirler, "deli" diyebilirler, "olumsuz" diyebilirler ama çok şükür kimse "korkak" diyemez. hele "atatürk düşmanı" hiç diyemez...

    yalnız, iki dakika da düşününüz sevgili kemalistler; atatürk neden çok içerdi acaba?

    sakın, ne kadar yapayalnız olduğunu, çevresinin nasıl onun devrimini ilk fırsatta yozlaştırmaya yatkın bürokrat eskilerinden oluştuğunu ve devrimini hangi çapsız kadrolara emanet etmek zorunda kalacağını o müthiş sezgileriyle ve öngörüsüyle kavramış olmaktan, bunun verdiği kederden olmasın?
    5 -2 ... aberystwyth
  • sermayenin dediği olur

    1.
    vakti zamanında yaşandığı gibi; işçi sınıfı, "üretimden gelen gücünü" gösterip, ortalığı birbirine katmıştı. Sermaye sınıfı da boş duracak değil ya, o da "paradan gelen gücünü" gösterip, emeklilik yasası SS yöntemiyle kanunlaşmıştı...

    her zaman sermayenin dediği olacaktır...

    Bu neden mi böyle olacaktır?

    Çünkü sermayenin çıkan bu yöndedir. Önümüzdeki yüzyılda, eğer sermayenin çıkarları gerektiriyorsa, "ulus devlet" kavramı da ortadan kalkacaktır. Çünkü, "ulus devlet" kavramını icat eden de, tarihin o dönemindeki çıkarları o yönde olduğu için, sermaye sınıfından başkası değildir.

    (Tabii bu, Yeşilçam filmlerinde gördüğünüz birkaç ensesi kalın ve puro içen herifin oturup, "hadi bugünden yarına falanca devleti ortadan kaldıralım" diye karar vermesi şeklinde cereyan etmez. Ben de işçi olarak bugün birtakım tüketim imkanlarını elde etmişsem, bu, bana ve bizlere yutturulmak istendiği gibi sınıfımın şanlı mücadelesi sayesinde değil, patronlarımın bana mal satmak için benim yaşam düzeyimi yükseltmek zorunda kalmalarından doğmuştur. Ak sakallı Marx'ın göremediği de işte budur...)

    Fransız Devrimi'nin yapılış nedenlerinden biri de, saftiriklerin sandığı gibi öyle halka ekmek dağıtmak falan değil, vilayetler arası gümrük vergilerini ortadan kaldırmak, pazarı "homojenleştirmekti"... Malını üretim noktasından pazara götürene kadar hangi derebeyinin topraklarından geçiyorsan o kadar vergi ödemek zorundaydın, böyle vahşi bir "nakliye" binince maliyetler sekize, ona katlanıveriyordu!

    Devrimle, yani epey sancı çekilerek, epey kan dökülerek, Fransa bir ulusal pazara dönüştürüldü. Ulusal pazar altyapısının üstyapısı ulusal devlettir.

    Ekonomi-politik bilimi öyle der, benim cahil aklım ermez, bazı jöleli yavşak yandaş şakşakçılar belki bizden daha iyi biliyorlardır...

    Şimdi bütün dünya, hele burjuvazinin can düşmanı Sovyetler Birliği kuşatılıp sıkıştırıldıktan ve yıkıma sürüklendikten sonra, bir "global pazara" dönüştü. Bir yandan "internet'te alışveriş" gibi sanal pazarlama yöntemleriyle malın tüketiciye ulaşımı olağanüstü kolaylaştırılırken, sermaye, dünyanın yatırım yapacağı her köşesinde geçerli oluyor, tek ve evrensel bir hukukun kurallarını karşısında görmek istiyor. Bunu sağlamazsanız da gelmiyor.

    Ya "yabancı sermayeye hayır" deyip kendi içinize kapacak ve af buyurun "bokunuzla oynayacaksınız" ya da SS yöntemiyle kabul edeceksiniz.

    Kaldı ki, siz istediğiniz kadar direnin, Lord Curzon'un ismet Paşa'ya dediği gibi, günün birinde boyun eğmek zorunda kalacaksınız.

    ittihatçılar'ın "otarşi" politikası, yani kendi içine kapanıp ülkeyi sımsıkı gümrük duvarlarıyla örme ve tüketim mallarını kıtlaştırıp halka yoksul ve lezzetsiz bir yaşam sunma politikası, Lausanne Antlaşması'ndan Mr. Randall'ın dikte ettirdiği petrol kanununa kadar, hepi topu otuz yıl dayanabildi, sürebildi.

    (Rus komünistleri daha uzun, yetmiş dört yıl direndiler ve dayandılar, ama orada fatura çok daha ağır, milyonlarca ölüm ve koyu sefalet şeklinde çıktı...)

    Bizim burada halk bunu öylesine affetmedi ki, söz konusu zümre, elli yıldır tek başıına iktidar yüzü göremedi.

    Yani, vatan kahramanlığı gibi fasiştler (alaturka ya da alafranga, fark etmez, solcu fasişt ya da sağcı fasişt, o da fark etmez) "mandacılık, vatan hainliği, sermaye uşaklığı, emperyalizm ajanlığı" gibi görmek ve göstermek isteyeceklerdir elbette.

    Kimisi korkar ve pısar, kimisi de küfürü yemeyi göze alıp gerçekleri söyler. Meşrep ve yürek meselesidir...
    7 -1 ... aberystwyth
  • televizyon

    313.
    size hiçbir konuda asla gerçekleri söylemez...

    ikiz kuleleri bir yolcu uçağı yıkmış gibi gösterebilir...

    astronotları ayda yürümüş gibi gösterebilir...

    sanki darbe yapılıyormuş gibi gösterebilir...

    birilerin elinde nükleer silah varmış gibi gösterebilir...

    birleşik devletler Başkanı'nı birleşik devletler vatandaşı seçmiş gibi gösterebilir...

    seçimleri a partisi kazanmışken b partisi kazanmış gibi gösterebilir...

    televizyon; size sadece görmeniz gerekeni gösterir!
    13 -2 ... aberystwyth
  • türklerin tatil yapmayı bilmemesi

    3.
    Yahu, çok önemli konular var, mesela yarın sandıktan kim çıkacak gibi ama sıcakta çekilmiyorlar... Türkiye'nin ve necip türk milletinin de ne kadar "laçka" olduğunu bildiğimden, seçim gibi ciddi konular hakkında hiç yazasım gelmiyor...

    Bu zamanda yazılacak konu, iklimin "mana ve ehemmiyetine" uygun tatil konusu tabii.

    Hayır, Bodrum'da ettiğim serserilikleri allayıp pullayıp sözlükte önünüze entry diye koyacak değilim, oturduğum yerden ahkam keseceğim.

    Tartışma şu: Türkler tatil yapıyorlar mı, yapmıyorlar mı?

    Geçen gün sayfaları kaplayan bir araştırmaya göre, Türkler'in yüzde 44'ü hiç tatil yapmıyormuş.

    Eh, yüzde 56'sı da yapıyor demektir.

    Fakat basında "Türkler tatil yapmıyorlar" gibi bir yargıya varılmış. Neden acaba?

    Çünkü Türkler'in ancak yüzde 62'sinin aklına tatil deyince "deniz ve güneş" geliyormuş, üstelik Türkler'in yüzde 90'ı yurtdışına hiç çıkmamış...

    Küçük bir azınlık dağa çıkıyor, yaylaya, kimisi de göl kıyısına kaçıyor, fakat Türk'ün esas tatili "memlekete gitmek".

    Yaz aylarında köyüne gidip, gelirken de çıkınında mercimek bulgur getiren Türk, tatil yapmış sayılıyor.

    Eh, bu da bir dinlenme değil midir?

    "Memleketi olmayanlar" da ya denize, ya yurtdışına gidiyorlar işte... On bin kişilik bir azınlık da lüks gemi turlarını çok sevmiş mesela.

    Ancak, "gurbetçileri" de toplasanız, hacıları da katsanız, ezici çoğunluğun yurtdışıyla hiçbir alışverişi yok.

    "Parasızlıktan" diyeceksiniz. Ben de "aynı zamanda korkaklıktan" diyeceğim.

    Türk korkar mı? Ölümden korkmaz, düşmandan korkmaz ama yabancı ülkeden korkar.

    "Lisan bilmez", oralarda sudan çıkmış balığa döner. Oraların kültürüyle haşır neşir olmadığı için ne yapacağını kestiremez, sıkılır. Eğitimsiz olduğundan "taş toprak" gezmekten bıkar. Her yerde kumar oynayamadığı için bozulur. Zamparalık edemeyince büsbütün burulur.

    Üstelik parayla tatil yapılmaz. Para, Lidyalılar tarafından, Türkler'in apartman dairesi ve araba almaları için icat edilmiştir.

    Örneğin, ortalama bir türk işadamı için yurtdışı gezisi ancak "şirketin kesesinden yapılan" bir gezidir, kendi cebinden para harcamaz. Kimisi için de yabancı ülke gezisi, "gitmişken araba alıp getirme ve onu satıp masrafları çıkardıktan sonra kara da geçme" fırsatıdır.

    Yurdum insanı çalışmayı bilmediği için dinlenmeyi de bilmez. Tatile günlük sorunlarını, politikayı, kaynanasını, en başta kendi kendini götürür. Yazlıkçılar da, akraba ve taallukat ağırlamaktan, yaz sonu şehire büsbütün yorgun dönerler.

    Çünkü "normalde" bir koca iki de çocuk besleyen kadın, yazlıkta ortalama on beş kişiye yemek yapmak zorundadır! Anası danası oradadır.

    Kimisinin de vakti yoktur tabii. Bu ülkede "on sekiz yıldır hiç tatil yapmamış olmakla" övünen zavallı dolar milyonerleri yaşarlar. Öldüklerinde kendilerine cepli kefen yaptırılacaktır.

    Havyar kesen kadro fazlası memurun izin hakkı bir ay, çalışan işçinin de ortalama on beş gündür.

    Fransa'da sosyaldemokratlar iktidara geldiklerinde işçi ya da memur, hamal ya da müdür her çalışanın, kıdemine de bakmadan, yıllık dört hafta ücretli izin hakkını beş haftaya çıkarmışlardı. Sonra da altı haftaya...

    bunu yapanlar bir de sosyaldemokrattı ha!

    neyse ya yarın hepinize hayırlı seçimler dilerim, verin oyunuzu reis-i cumhurunuza, bir kulak arkanız kalmış sanırım şey yapılmadık oraya da sokuversin...
    13 ... aberystwyth
  • ucuz roman

    15.
    o çatı katına hiç çıkmamalıydım. Bunu yapmamam gerektiğinin farkındaydım. Orada beni neyin beklediğini biliyordum sanki. Ama...

    Kendime hakim olamadım işte. Ya acizlikten ya da boşluktan...

    Farkında olduğum tek şey bunu yapmamam gerektiğiydi. Yapmamalıydım, yapmamalıydım, yapmamalıydım...

    Ama yaptım. Bir defasında, herkes uyurken pencerenin çarpmasıyla uyanmıştım. O şiddetle camın nasıl olup da kırılmadığına şaşırmıştım. Çok soguk olduğunu hatırlıyorum. Yataktan kalkıp titreye titreye salona gitmiştim. Nedense... Çok gerekliymiş gibi...

    Yukarıdan sesler duyuyordum. Önce umursamadım, ama sesler gitgide yükselmeye ve hızlanmaya başladı. Öyle ki, her ses evin içinde yankılanıyordu. Salondan, odama dek...

    işin garibi, annemle babamın bu seslere karşın uyanmamış olmalarıydı. Ya da benim duyduğum sesleri duymuyorlardı. Ama bu imkansızdı. En ufak bir seste bile kalkıp etrafı kolaçan eden babam bile uyuyordu. Sesler artık beynimin içinde yankılanmaya başlamıştı. Hatta "Canımı acıtıyordu" diyebilirim. Bu alışık olmadığım bir şeydi. Sanki biri kulaklarımın içini tırmalıyordu. Sesten uzaklaşsam da bu kez yankısı peşimi bırakmıyordu...

    Kapıya doğru yaklaştım. Kilitleri tek tek açtım. Kapı ağır ağır açıldı...

    Apartmanımız üç katlı ve eski bir binaydı. Giriş katında yaşlı bir çift oturuyor. Bir defasında çok acelem vardı ve evden bir şey alıp hemen çıkmam gerekiyordu. Merdivenden hızla çıkarken dengemi kaybedip düştüm. Bunun üzerine yaşlı kadın apar topar kapıyı açtı ve bana bağırmaya başladı. Ne olduğunu anlamamıştım. Sonra, düşerken çıkan sese kızdığını anladım. o sinirle ben de ona bagırdım tabii ki...

    Apartmanda aklı başında kimse oturmuyor. Bir alt katımızdakiler de öyle... Sabah-akşam demeden kavga ediyorlardı. Neyse ki hiçbiriyle yakın bir ilişkim yoktu. Bir de bizim üst katımız, yani çatı katı vardı, ama orası boştu... Sanıyordum. Değilmiş...

    Her şeyi çok net hatırlıyorum. Çok karanlıktı. Ses gitgide yükseliyordu ve gitgide kalbim daha hızlı atıyordu. Korkudan ölebilirdim, ama beynimi kemiren bu seslerin nereden geldiğini bulmalıydım. Buna cesaretim yoktu, ama kendimi zorunlu hissediyordum. Hiçbir şey görmüyordum ve bu yüzden merdivenden düşebilirdim. Elimi duvarda gezdirerek ışığı aradım...

    Duvarı boydan boya yokladım elimle; yemin ediyorum ki ışık yerinde yoktu. Her zaman kullandığım ışık yerinde yoktu. Olduğum yere nasıl da çakılıp kalmıştım; unutamıyorum. Derken kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Panikle kapıya doğru hamle yaptım. Geç kalmıştım...

    Zile bastım, defalarca bastım...

    Açmadılar. Ya duymadılar ya da duymalarına rağmen umursamadılar. Annemle babam...

    Bunu nasıl yaptılar, aklım almadı. Onlardan nefret ettim o an. Gerçi birçok duyguyu aynı anda yaşadığım için hangisinin ağır bastığını fark edemiyordum. Korkuluklara tutunarak çatı katına çıkan merdivenin başına kadar geldim. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Yukarıdan gelen sesleri bastıracak kadar şiddetliydi kalp atışım. Kafamı uzatarak yukarıya doğru baktım; kapı kapalıydı...

    ürkekçe, yine korkuluklara tutunarak merdivenden çıkmaya başladım ve girişe kadar geldim. Biri, kırarcasına kapıya vuruyordu. Elim titriyordu. Sonra bir anda ses kesildi.

    Elimi kapıya doğru uzattım. Kilitliydi. Yavaşça bir omuz attım...

    Kapı açıldı. Kapının önüne beş dakika boyunca hareketsiz durdum. Ama o anda o beş dakika bana beş saat gibi gelmişti. içeriye girmek için cesaretimi toplamam gerekiyordu. Topladım da bir şekilde. içeriye adımımı attım. Yine karanlıktı. Zar zor topladığım cesaretimi bir saniyede kaybetmiştim.

    Sesler yeniden yükseldi... Bu kez daha yakındaydı elbette. Işığı aradım; yine yoktu. Bulamadım...

    Köşeden bir hırıltı geliyordu. Oraya doğru yaklaştım. o anda omzumda bir el hissettim. Kafamı çevirdim ve gözlerime inanamadım. Karşım...da...
    6 -3 ... aberystwyth
  • sevgilisinden kredi kartını isteyen yüzsüz kız

    11.
    sevgilisinden kredi kartını isteyen yüzsüz kız
    11 ... aberystwyth
  • 24 haziran 2018 genel seçimleri

    229.
    efendim, "dip dalgası" varmuş...

    bildiğiniz gibi değil çok büyük bir sürpriz olacak ve ak parti kaybedecekmüş...

    Erdoğan yenilirse "mann" adasına kaçacakmuş...

    muharrem ince gümbür gümbür geliyor artık kimse onu durduramazmüş...

    miş miş miş de muş müş muş...

    ahahahah! yazarken bile ağzımla değil götümle gülüyorum ama gelin ben size aslında işin gerçeğini anlatayım;

    türkiye'yi memurlar mı idare edecekler, köylüler mi? kavganın gözü bu sorudur.

    çünkü türkiye'de bir burjuva sınıfı yoktur. aristokrat olmadığı için burjuva olmamıştır, burjuva olmadığı için de düzgün bir işçi sınıfı... şimdi "burjuva sınıfı" diye adlandırılan kesimi ayda 50000 tl kazanan insanlar olarak algılayabilecek gerizekalı-sittirici çadır kurma meraklısı embesil yazarlar olacaktır. normaldir!

    (pardon, burjuva sınıfı vardı, "gayrimüslimlerdi" bunlar, tasfiye edildiler. milli devlette onlara yer yoktu.)

    kendine aristokrat havaları vermeye çalışan bir avuç ihtiyarı kurcaladığın zaman ataları genellikle ya kapıkulu çıkar, ya da ibrikçibaşı gibilerden saray görevlisi. kapıkulu aristokrat değildir, bir tür "süper bürokrattır" osmanlı'da.

    bunun gibi, çok zengin vatandaşlarımız da vardır, bunların bir kısmı çok iyi eğitilmiş, kültürlü insanlardır, yeni zengin olmuş hırtlar gibi serseri de değillerdir, köklüdürler, mazbut yaşarlar. ama bunlar, bir sınıf olarak burjuvaziyi oluşturamazlar, bir kere sayıları yetmez.

    niçin böyle bir ukalalık ettik?

    çünkü geçen aylarda iki şey oldu. bir; tüsiad başkanı, "avrupa birliği'ne uyum için tck'nın 301'inci maddesi hemen kaldırılsın ve Avrupa ile barışılsın" dedi.

    burası düzgün bir ülke olsaydı bu laf üzerine o madde hemen kaldırılırdı, bu bir, aslında o madde daha başından hiç konmamış olurdu, bu da iki.

    çünkü türkiye'yi tüsiad, daha doğrusu onun temsilcileri ve "onlar gibiler" yönetiyor olurlardı. karşılarında da, emekçilerin gücüne yaslanan düzgün bir sol parti bulunurdu.

    ama şu madde, daha birçok konu gibi, ankara'da memurlar ve köylüler arasında "itişme vesilesi" oluyor ve olacaktır.

    geçen ay bir başka şey daha oldu; kara kuvvetleri komutanı bir konuşma yaptı.

    matbuatın yalak kesimi, yağ çekmek için, paşanın konuşmasının "hamasi" yanları üzerinde durdu ve hükümetin götünü yaladı...

    oysa paşa, şunu da söylemişti; "dünyada yaşanan devrimlerin büyük bölümünün kaynağı ve dayanağı olan güçlü, entellektüel ve ulusalcı sosyoekonomik kadroların türkiye'de varlığından bugün de sözedilebilir mi? eğer sözedilebilirse, bu kadrolar, devrimlerin korunması, sürekliliği ve ilerletilmesinde kendisine düşen görevleri yerine getirmekte midir? yoksa bu görevler öncelikle yine askeri ve sivil kadrolardan mı ya da türk ulusunun bütününden mi beklenmelidir?"

    açarsak, paşa şunu demek istiyordu; türkiye'de milli burjuva sınıfı olmadığı için, onların yapacağı devrimleri biz yapmak zorunda kaldık tarihte!

    ve de şunu eklemek istiyordu; eskiden yoktunuz, artık oluştuysanız, aslında kendinizin yapmış olması gereken ve bize yıktığınız devrimlere bari şimdi sahip çıkın! çıkmazsanız, iş gene bize düşecek!

    paşa haklı mıdır? haklıdır.

    fakat geç kalınmıştır.

    (buarada generallerin yarısını içeriye tıkıyorsun 15 Temmuz'da darbe yaptılar diye ama her nasılsa dışarıda kalanlar hala ayrı bir kafa yaşıyorlar)

    burjuvaziye "benzer" bir zümre oluşmuştur ama bu artık "milli" olamaz. küreselleşmeye karşı çıkamaz, emperyalizme kafa tutamaz.

    bu sınıfın temellerini cumhuriyetin ilk yıllarında atacaktınız paşam, geç kaldınız. aslında atar gibi oldunuz da, cılız ve yetersiz kaldı. bunun yerine "kültür devrimine" ağırlık verdiniz, ekonomik kalkınmayı ertelediniz ve "sonraki kuşaklara" bıraktınız, hem de sonra onlarla kavgaya tutuştunuz, dönem dönem de bellerini kırdınız. siz diyorum, siz değil tabii, babalarımız, eski bürokratlar.

    bugün de bir "çakma dinci burjuvazi" oluşmaya çalışıyor, hatta oluştu bile sayılabilir ama gelin görün ki bunlarda pek bir köylü...

    herhalde "aman milli tacir bulalım" diye artık son kullanma tarihi geçmiş eski kılıç artıklarını cumhurbaşkanı yapmayı düşünmüyorsunuzdur...

    haa, bakın, ali koç'u, ömer sabancı'yı, mehmet emin karamehmet'i, ya da onlara benzer birini başbakan yapsanız, türkiye adım atar. tüsiad'ın yönettiği, türk-iş ve disk'in denetlediği bir türkiye, daha düzgün bir ülke olurdu...

    o dalga boyuna gelene kadar da, köylülerle kavga etmeye devam! ama ülkeyi halk yönetecekse, yani demokrasi olacaksa, hep dinciler kazanacaklar. çünkü toplumda başat olan "varoş", yani lumpen kitlesi.

    Türkiye'nin %60'ı varoş! sonra soruyorlar akp nasıl iktidara geliyor diye...

    peki nasıl çıkacaksınız bu işin içinden paşam? gene esip gürleyerek mi? eskisi kadar kolay mı?

    neyse ya, bunlar ciddi konular ama herkesin hakkını kendisine teslim ediyorum... o seçim heyecanınız... yoksa lan akp'den kurtuluyor muyuz diye kalp ritminizin yükselmesi... o içinize düşen garip mutluluk falan...

    bu ülkede bir devrim olmadıkça size düşen tek şey böyle ufak zihin mastürbasyonları olacaktır daima, devam edin...

    hadi size bir bomba daha patlatayım; muharrem seçilirse tüm akp'yi yargılatacakmuş... ahahah!
    8 -1 ... aberystwyth
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    32374.
    Bozuk kağıt radyo rüyaları çalıyordu...

    Radyonun hışırtılı sesi yankılanıyordu, "“iyi”"nin ve “"kötü"”nün şehrinde ama kimse bu sesi duyacak kadar dikkatli ya da “farklı” değildi...

    Bunu onlardan beklemek de haksızlık olurdu. Zira herkes çok uzaktı eski, kağıt radyoya; donuk gökyüzüne karışan, duyulması zor rüyalara...

    Ürkekçe çizilen kırık bulutlar ya da dağınık rüzgar her an daha da uzağa savurabilirdi radyoyu ve çevreye saçılan rüya parçalarını ama bulutlar, rüzgar dahi o denli acımasız değildi. ikisi de dağınık olmasına, rastgele hareket etmesine rağmen… “"iyi”"nin ya da “"kötü"”nün de onlardan farkı yok gibiydi. ikisi de dağınıktı, ikisi de kötüydü; biri iyi olmasına rağmen...

    Buruşturulup bir kenara atıldığı için radyonun sesi kısıktı. Kimse duymak istememişti şimdiye dek radyodan çıkan hışırtıyı ya da rüya parçalarının birbirlerine çarptığında çıkardığı kulak tırmalayan sesleri. Bu yüzden kimse açıp, düzeltmeyi düşünmüyordu buruşuk, eski radyoyu ve biri olabildiğince uzağa fırlatmıştı.

    Gözyaşları toprağa gömülmüş bebeklerden; gölgesiyle ağaçları siyaha boyayan cılız, yaşlı korkuluklardan; şehrin “sonu”na çarpıp yere düşen karakargalardan; güçsüz, atsız şövalyelerden ve "“iyi”" ile “"kötü”"den uzaktaydı radyo. Hepsinin gözleri kayıptı; rüyalarıyla yer değiştirilmişti. Onlar farkında olmasalar da...…

    Radyodan, zor duyulan rüyalar yükseliyordu tek tek, gökyüzüne doğru. Göç eden kağıt kuşlar gibiydi rüyalar; boşlukta kağıttan kanatlarını çırpıyordu her biri ama hiçbiri sırayı bozmuyordu asla.

    Rüzgarın farkında olmadan onları savurmasına ve buna direnecek güçleri olmamasına karşın… Küçük bir ev yükseldi gökyüzüne doğru; uzun, kırmızı kanatları ve ucunda uçsuz bucaksız bir ip ile. Ev, bulutlara karıştı. Ardından maviye… Gözyaşlarının gömülü olduğu toprağı ardında bırakarak… Bir denizatı yükseldi maviye doğru; daireler çizerek, boşlukta yüzerek. Sonra kuyruğunu bulutlara taktı, aynı bir kanca gibi ve kendisini gökyüzüne doğru çekti. Beyaz, dağınık bir duman yükseldi. içinde dev, yeşil bir bahçe ve dev kelebekler ile birlikte…...

    Yerin sarsıntısıyla irkildi “"iyi”" ile “"kötü”…", Bir anda rüzgar esmeye, bulutlar ağlamaya başladı; yağmur damlaları topraktan gökyüzüne düştü. Gitgide daha çok rüya yükselmeye, gitgide daha çok can yakmaya başladı radyodan çıkan keskin, kırık rüya parçaları. Yağmur damlalarına karışarak… Ağaçlar sarı yapraklarını gökyüzüne düşürdü. Tek tek, art arda… Gökyüzü sarıya boyandı bu kez; sarı, yaşlı yapraklar kapladı gökyüzünü...

    Artık rüyalar gökyüzüne çarpıp yere düşüyordu, yağmur damlalarının tersine. Önce bahçe ve kelebekler düştü toprağa; sonra deniz atı ve ardından uzun, kırmızı kanatlarıyla ev...… Hepsi can çekişiyordu yerde. Kelebekler kanatlarını çırpıyordu, acıyla. Denizatı paramparça olmuştu. Kuyruğunda bulutla birlikte… Ev ise yükselmeye çalışıyordu yeniden. Kanayan, kırık kanatlarına aldırış etmeden… Ama bu çaba boşunaydı...

    Nefes alamıyordu aberystwyth. Üstü kırmızı bir örtüyle sıkı sıkıya kapatılmıştı sanki. Hareket edemiyordu. Göz kapaklarını dahi açamıyordu. Her yer karanlıktı, her tarafı toprakla çevrelenmişti...

    Güçlükle ellerini kaldırdı, üzerindeki toprağı eşeledi; sonra göz kapaklarını açtı. Can çekişen radyonun ve yağmur damlalarının gökyüzüne düşerken çıkardığı sesi duyuyordu yalnızca ama sesleri ayırt etmekte zorlanıyordu; sesler çok uzaktı ona...

    Çırılçıplaktı ve toprağın altında tek başınaydı. Gitgide nefes alıp vermekte zorlanıyor ve gitgide boğuluyordu. Toprağı eşelemeye devam etti. Bozuk dakikalar boyunca… Sonunda yüzeye çıktı; güneş, sarı yaprakların arasından gülümsedi o’na ve aberystwyth, ağlamaya başladı, yeni doğmuş bir bebek gibi...

    Her tarafı toprakla kaplanmıştı. Bacaklarını kendisine doğru çekti ve evle, çırpınan kelebeklerle birlikte can çekişmeye başladı. Denizatının paramparça olan gözlerinin içine bakarak…...

    Şehrin diğer ucundan, göğü delen "“iyi”" ile "“kötü"”nün adımları duyuldu. Uzun bacaklarıyla ağır ağır yürüyorlardı, yeri sarsarak ve yerden yükselen yağmur damlalarına çarparak. Radyonun hışırtılarını takip ettiler; sesi tek duyan onlardı, sese tek dikkat eden onlardı. aberystwyth'in ve rüyalarının can çekiştiği yere kadar geldiler ama ne aberystwyth hareket ediyordu, ne rüyaları, ne de o canından çok sevdiği kırmızı saçlı al yanaklı küçük kız...

    “"iyi"”, eğilerek aberystwyth'i avuçlarının içine aldı ve gökyüzündeki bulutlardan birini alarak o’nu üstüne koydu. “"Kötü"” ise gökyüzündeki sarı yaprakları temizledi. Tek tek… Ardından kağıt radyoyu yerden alarak ürkekçe düzeltti ve radyonun sesini açtı. “iyi”, kırık bulut parçasının üstündeki aberystwyth'i yavaşça avuçlarının arasından bıraktı; aberystwyth, gökyüzüne doğru yükseldi. Ve “iyi” ile “kötü” de onunla birlikte yükselmeye çalıştı. Kanayan, kırık kanatlarına… Aldırış etmeden...…

    kırmızı saçlı al yanaklı küçük kız aşağıda kalmıştı ve hep orada kalacaktı...

    artık o yoktu...
    6 ... aberystwyth
  • kadınlar

    761.
    Beni anlamadılar...

    Pek hüzünlü bir gece vaktidir, ortalıktan el ayak çekilmede, sokaktan tek tük araba gıcırtıları, şimdi duvar saatinin tik-takları daha ürkütücü, yarıya inen şişenin içi sıra süzülen açık kahverengi o amansız sıvı camda bulanık izler bırakıp gidiyor, bardakta buzların çıtırtısı artık daha sert çıkıyor gibi...

    Ramazan Mamazan umurumda değil, azıcık da Ayetullah Humeyni'ye inat olsun diye, andettim, otuz gün sektirmeyeceğim!... Tuhaf, hiç de adetim değil oysa içki içip entry yazmaya çabalamak, hiç sevmem, içerek yazana da çok kızarım üstelik.

    "Beni anlamadılar"... Bunu keçi sakallı yeteneksiz ressamlar söylerdi, kitabını cebinden para verip bastıran şair müsveddeleri falan.

    gittikçe "yolun yarısı" tabirine yaklaşan yalnız bir adamın bu gece bu kırık hüznünü ne bastırır? Yves Montand mı çalmalı şimdi, Edith Piaf mı? işte "baba", yetmiş yaşında çocuk sahibi oldu ya hergele utanmadan, kim bilir 1956 kayıdı mıdır, cızırtılı cazbandının önü sıra mırıldanıyor. Eluard'ın bir şiiri, belki de en güzel şiiri, on yıl önce sevgililerimden birine, okuyup çevirdiğim şiir;

    Seni, tanımadığım bütün kadınlar için seviyorum,
    yaşamadığım bütün zaman için,
    açık denizlerin kokusu,
    sıcak ekmeğin kokusu için, eriyen karlar...
    ilk çiçekler, insanın ürkütmediği hayvanlar için,
    sevmek için seviyorum...
    Sonra, daha sonra; Seni, bende olmayan bilgeliğin için seviyorum,
    sağlık için...
    Sen, başıma vuran kızgın güneşsin, kendime güvendiğim sıralar...

    Arkadan bisiklet türküsü gelsin mi, hani şu postacının kızı Paulette'e tutkun boy boy Fransız veletlerinin türküsü, kısa pantolonları dizkapaklarına kadar iniyor, savaş öncesidir... Yoksa bir başka "babanın", Nazım'ın türkülerine mi geçelim Montand'ın ağzından, hani şu, sana söylemek istediğim en güzel söz henüz söylememiş olduğum sözdür gibilerden dizeleri...

    Evet, buralarda kalalım, ardından ölü yapraklar gelir, zaman geçer, bak, "görüyor musun, unutmadın", der adam, dalgalar kumun üzerindeki ayak izlerini siler götürür, sevgililerin ayak izlerini...

    Edith Piaf'a geçersem işin boku çıkacak, durup durup zırlayacağım, o çirkin ve kırık sokak kıza, uzaktan uzağa sevdiği ingiliz soylusu için ağlayıp başını omuzuna yaslayacak, kuytu ara sokakta döküntü otelin barında bardakları silen gündelikçi, elinden kadehi düşürüp kıracak, dün akşam elleri çantasız gelip ürkek ürkek iki kişilik oda isteyen çift, o sabah odalarında ölü bulundu! Yan yana uzanmışlar, gülümsüyorlarmış, kadının eli erkeğin elindeymiş...

    Anlamadılar...

    Bana kadın düşmanı dediler. Saldırıyormuşum. Kadınları aşağılıyormuşum, onlara saygım yokmuş, "erkek şovenisti domuz" demeye dilleri varmadı çoğunun, "anlattıklarınız güzel ama anlattıklarınıza konu olmamak daha da güzel" diyeni çıktı...

    Yedi yaşımda komşu kızının donunu nasıl çıkardığımı yazmıştım vakti zamanında buraya, kadının teki üşenmemiş mesaj atmak için hırsla bana çullanmıştı. ortaokulda bilmemne hocasıymış bu, sınıfta Memoş derler bir fırlama, gidip gidip kızların donuna asılıyor, ben, diyor kadın, şimdi bu veletlerle nasıl başa çıkacağım?

    Gençliği kötü yola sürüklemekten mahkemeye de vermeyi düşünür müydünüz hanımefendi? Yoksa sizin donunuzu hiç kimse çıkarmadı bugüne kadar da, onun sıkıntısı içinde misiniz? diye cevap vermiştim kendisine...

    işte gene saldırdı. Canavar. ırz düşmanı. Ahlaksız herif.

    Açık saçık kelimeler kullanıyor. Yakası açılmadık rezillikler.

    Sözgelimi, "becermek" diyor.

    Bak bak bak!

    Kızın biri yüzüme vurdu da, "erkeklerle kadınlar arasında böyle şeyler olur genellikle", dedim, "yoksa anneniz vakitlice size anlatmadı mı?"

    "Canım", dedi, "olur ama, yazmak mı lazım"?

    Öyle ya, yapması hoş oluyor da, yazınca tu kaka, auuvvv...

    Aman bıktım artık beş herifle yatıp da "bakireyim" diye gezinenlerden, paralı keriz koca bulmak için doktora gidip hymen diktirenlerden... Yeter...

    En iyisi kalkıp Serge Reggiani'den bir şarkı açmalı, La Chanson de Paul... Paul'ün Şarkısı... Yorgun ve genizden sesiyle, bu gece içiyorum diyor Paul, tanımadığım kadınlara içiyorum, yapmadığım çocuklara, yapmadığım tutkulara...

    Kadınlara düşmanlık ediyormuşum. "bir cumhuriyet kadını nasıl olur" diye 50 paragraf çarşaf gibi yazınca böyle söylemişti bir tanesi de... Ne yazmamı istiyorlardı acaba, ne bekliyorlardı? Pilava iki taşım su katıp sıcak sıcak servis ediniz... Benim keklerimin üzümleri asla dibe çökmez, bakın size bunun sırrını açıklayayım...

    What happened to Elizabeth Arden?

    Max Factor!

    Kardeşim ne anlarım ben bu muhabbetlerden yahu?

    Ya da tam tersi, boyanmayınız, süslenmeyiniz, saçınızı yıkamayınız, tırnağınızı ta dibinden kemiriniz, kıçınızın kıllarını da zinhar yolmayınız, daevrimci takılınız... Feminizm ayaklarına yatıp, kırk yıldır gül gibi geçinip gittiğiniz kocanızı zıvanadan çıkarınız... Adamcağız aptal olsun...

    Kusura bakmayın. Ben bunları yazamam. Yapamam. vakti zamanında merhum Turgut Özal'ın seçimden önce dediği gibi, "vallahi de yapamam, billahi de yapamam".

    Biraz ekşimiş, hayli yorulmuş, otuz küsür yılda yetmiş yedi yıllık Yaşamış bir adam, herhangi bir erkek, okur yazar, ama hiç de öyle Alain Delon'a, Charles Bronson'a, Gerard Depardieu'ye, Mickey Rourke'a, Sting'e benzemez...

    Sizlere hayatında tanıdığı kimi kadınları anlatmayı denedi yazarak zaman zaman sözlükte.

    Daha doğrusu, yaptığı kimi eşeklikleri, çocuklukları, yanlışları, dangalaklıkları.

    Bunları anlatırken de o kadınları aşağılamayı düşünmedi.

    Ama, orospuya orospu demekten de, korkmadı çekinmedi.

    Bu memlekette hırsıza hırsız, uğursuza uğursuz demek yasak. Ama isim vermeden konuşabiliyorsun.

    Kadın, iş hayatında yükselmek için gidip patronuyla yatıyorsa, bunun ayıbı yapanın mıdır, yazanın mı?

    Kadın, arkadaşının kocasını ayartmaya uğraşıyorsa, bundan gizli zevkler alıyorsa, kimin suçu, kadının mı, karısına sadık kalmak için direnen adamın mı?

    Aynı adam, o karısının, aile dostlarından biriyle, bir başka tanıdıkları garsoniyerine "muntazaman" gittiğini öğrenirse yıllar ve yıllar sonra, burada kabahat kimde?

    Adam elbette peygamber değil, otuz küsür yıl içinde çok kadın üzdü, aldattı, kandırdı, oyaladı, ağlattı, zırlattı oysa. Bunu da işte açık açık yazdı.

    Reggiani, Paul'ün ağzından, sen odana çık yat, diyor, yumuk ellerin merdivenin trabzanı boyunca yukarı kaysın, ben burada kalacağım, bu gece içeceğim, lambayı ben kapatırım yatarken merak etme, evet tamam söz vermiştim içmeyeceğim diye ama gene de içeceğim işte, beni sevmemiş olan kadınlara, sahip olamadıklarıma, beni yarı yolda piç gibi terkeden dostlarıma, bırakıp çıktığım evlere, yanıma almadığım çıkınıma...

    "Çok şükür hiç sarhoş olmuyorum, sen uyu, bazı şeyler ancak gecenin geç vaktinde yazılır, gece iyice çökünce üzerimize"... Böyle diyor.

    Bir kahvede oturmuştuk, azıcık politika, havadan sudan konuşmuştuk, diyor, bana, seni seviyorum demiştin.

    Bir sinema çıkışında, yeni çiseleyen yağmurun pırıldadığı kaldırımların üzerinde, ürperip yanınızda yürüyen adamın koluna girdiniz mi hiç?

    O adam uzanıp elinizin üzerini okşadı mı, size üzerinde kuş desenleri olan yün eldivenler aldı mı, küçücük, birer kız çocuğu eline uyacak kadar minicik yün eldivenler?

    Hayır mı?

    Başından söylesenize... O zaman bu entryi yazmazdım size...

    isteseydim çok gaddarlık yapardım. Hiç kuşkunuz olmasın. Hem anlatır, hem dalgamı geçerdim, 40'lık kadınlara bulaşırdım örneğin, bir zamanlar karşımıza gelen her 40'lığın ayrı bir çeşit deli çıkması üzerine, eski ve şair ruhlu dostumla teoriler geliştirmiştik, "abi, bunlar herhalde 80 darbesinde süpürge tohumuyla beslendiklerinden böyle manyamışlar"!

    O dostum artık yok. Hayır, ölmedi. Yaşıyor. Benim açımdan, gölgesini sürükleyerek yaşıyor. Yüzüme güldü, arkamdan düşmanlarımla beni çekiştirdi. Ne kadar bencil, ne kadar içinden pazarlıklı, ne kadar korkak, ne kadar sevgisiz olduğunu yeni yeni anladım. Artık o kadınlar da yok hem.

    O hiçbir kadını sevmedi. Kendinden başka kimseyi sevmedi. Sevme yeteneği çok tartışma götürür, öyle ki, kendini bile sevdiğinden kuşkuluyum.

    Ben sevdim. Çok kadını çok sevdim. Hem onlara acı çektirdim, hem de kendim çektim.

    Enayi diyorlar galiba.

    Enayiliğin onurunu kimseciklere bırakmam bu konularda, haberiniz olsun.

    Yahu bana ne oluyor böyle akşam akşam, öleceğim galiba...

    iyi işte, fena mı, üzdük üzdük eşek cennetine yolladık dersiniz, beni kadın düşmanlığıyla, edepsizlikle, ayıp şeyler yazıp çizip ayıp şeylerden söz açmakla suçlayanlar.

    isteseydim daha ne kadınlar anlatırdım.

    "Yağmur altında bir meyve gibi ağzını hatırlıyorum" diyor Paul, bir yandan da içiyor.

    Ben Paul'ün yerinde olsam, birlikte çalıştığımız şirkette herkese mavi boncuk dağıtan birini hatırlardım şimdi, hani şu saçları seyrek, bayağı seyrek, gözleri ve ağzı inanılmaz derecede güzel, ama bacakları kalın, kalçası da hayli fırlak kadını. Sırılsıklam aşık oldum da bir akşam bir yerlerde birlikte içerken kocasını dışarı çağırdım, yumruk yumruğa dövüşmeye.

    Çok efendi çocukmuş, güldü geçti.

    Belki de asıl benim çocuk olduğumu anlamıştı, ondan mı?

    "Serebral orospuydu" o, zihnen cima ediyordu, kimseye "koklattığı" falan yoktu ama, iki metreküp odasına milleti tıkıp tıkıp gözlerini süzüyor, yerli yersiz laflar ediyordu... "Benim göbeğim çok düzdür, göğüslerim küçüktür ama diktir", falan!

    Yanılıp ya Allah diye saldırsan, al başına belayı!

    Bir başkası, üstelik evine de çağırırdı, adamı çileden çıkarır, kıçını başını gösterir, beklerdi. Hamle edeceksin, aaa, daha neler diyecek, saçmalama, kendine gel, ben seni her zaman arkadaş bildim!

    Bundan zevk alıyordu. "Gösterip de vermemek" derler ya hani.

    Bak işte, terbiyesiz herif, gene neler yazıyor! Öyle ya, "vermek" ne demek, hiçbir kadın böyle bir niyet taşımaz, böyle bir istek duymaz, ayol kocamdır kardeş, istediği zaman o alır, istemediği zaman almaz... Aaa, üstüme iyilik sağlık...

    "Vermeyen" hanımlar, yanlış anlamayın, nikahsız yatıp kalkmaya teşvik ediyor değilim kimseyi, ama anlayan anlıyor, kadınlığın gizini kızgın etinde duymayanlar, duymamış, duyamamış olanlar, yani, sözün kısası, kadın olmayanlar... Ruhunun ve etinin açlığını yaşamayanlar...

    Lütfen bu entryi okumayınız. Çünkü, siz kadın olmayabilirsiniz ama, ben erkeğim, güllabici değil.

    Yaşım kırka dayanacak bir süre sonra. Erkek olmayı da ben seçmedim. Hiç kimse bana bu rezil dünyaya gelirsen kadın mı olmak istersin erkek mi diye sormadı. Hiç kimsenin bana dünyaya bu ülkede mi gelmek istersin, bu zamanda mı, hatta hatta, bu dünyaya gelmek ister misin istemez misin diye de sormadığı gibi.

    Bu sözlükte sıfır-altı yaş grubu kız çocukları için ana okulu açmadık.

    Kadınlara, kadınları anlatıyoruz. Ve de erkeği.

    Ama, galiba anlatmadık.

    Edepli davrandım, size sırada bekleyen nicelerini aktarmadım oysa. Gecenin üçünde telefon edip "gel beni ….., hadi"

    o kelimeyi sevmiyorsunuz madem, kullanmayalım, .... diye çağıranları. Biz o şair ruhlu dostumla bu gibi durumlara da ad takmıştık, George Bernard Shaw diyorduk... Bu da nereden mi çıktı? Baş harflerine bakarsanız ortaya "GBS" çıkıyor. Eh, bu şifreyi de çözemeyecekseniz, anneniz size gerçekten vaktiyle bir şeyler anlatmamış demektir. Kuzum o zaman siz neden kadın dergileri okuyorsunuz, bakın el işi ile ilgili dergiler var, kanaviçe dantel patronu da veriyor, ayrıca her sayıda minik torba içinde köftelik kimyon, bir tutam, hediye... Onu okuyun!

    O gecenin üçünde beni çağıran hatunun dilini pek ustaca kullandığını, ille de arkasını dönüp yarı yüzükoyun, yarı amuda kalkar biçimde seviştiğini yazsam, buna da "kedi gibi sevişmek" diye teşbih uydurduğunu eklesem, gene ben kötü olurum şimdi.

    Sırada daha neler var da... Sevgilimin bir arkadaşı sözgelimi, üçümüz yan yana otururken masanın altından uzanıp erkekliğimi araştıran cinsi...

    Bir başkası, beni evine atmaya can atıyor, ama "namuslu" görünmek için de bin dereden bin su getiriyordu, beğendiği, sevdiği bir erkeği evine çağırmanın namus kavramına aykırı düştüğünü sanacak kadar aptaldı.

    Hukuk dilinde "doğal olmayan yollardan sevişme" tabir edilen yöntemlere tutkundu, ama buna bir türlü cesareti de yoktu. Benim de özel bir merakım olmadığından bu alanda çok şükür, anlaşamadık.

    Bir arkadaşım anlatmıştı, bir kızla saatlerce sevişmiş, kız ikide bir dönüp dönüp ona birşeyler anlatmaya uğraşıyormuş. Çocuk tam şeytana uyacağı sırada da feryadı basıyormuş, "yooo, olmaaaaz, olamaaaz, sakın haaa, şimdi komşuları çağırırım"!

    Sonunda sevişmeyi o şekilde tamamlamışlar. Kız demiş ki, işte ben yıllardır bunu bekliyordum, ama kimselere söyleyemiyordum, hem söylersem kıymeti kalmaz, önemli olan bunu birinin zorla gerçekleştirmesi, bunu sen başardın şekerim!

    Daha beterini kendim gördüm. Bir hatun, mesleği üçüncü sınıf barlarda şarkıcılık, yatağın en azgın dakikasında, çığlık çığlığa benim tüylerimi diken diken etmiş, ödünü patlatmıştı... Gönül rızasıyla girdiği yatak odasında, aradan saatler geçmiş, her şey olmuş bitmiş, deli gibi haykırıyor; "Yetişin komşulaaaar, ırzıma geçiyorlar"!

    (Bu kadar edepli değil tabii, buraya yazılmayacak deyimlerle bağırıyordu.)

    "Kızım ne yapıyorsun, delirdin mi sen", dedim.

    "Sen işine bak", diye azarladı beni.

    Meğer bundan hoşlanırmış! Bu da böylesiydi işte. Ayrı bir çeşit.

    Siz ne diyorsunuz hanımefendi, seviştiği adamın erkekliğinin üzerine zor koparılıp açılmış kenarı bıçak gibi keskin tırtıllı plastik şişe kapağı koyup bastıranını da biliriz, ortalık kan revan içinde kalacak da küçük hanım keyiflenecek!

    Şimdi, bunlar hasta değil, biz yazınca biz kötüyüz.

    Öldüğü, bayıldığı halde, "ya çevren genişmiş senin, bana üç aylık rapor bulabilirsen seninle yatarım" diye pazarlığa oturan devlet memuru bayan da tanıdık.

    Adına "fahişe" diyorlar. Çıkar karşılığı olunca, ha Karaköy genelevinde on bin liraya girmişsin yatağa, ha tek taş pırlanta ya da mink kürk karşılığı, ha bu, fark etmiyor.

    Ama yazmak ayıp. Yazarsan kadınları aşağılamış olursun.

    Çünkü cümle taife-i nisvanın namusu mücessemdir Allah'a çok şükür...

    Kazık kadar karı, otuzunu aşmış, "istediğin şeyi veremem sana," demişti, "ama bu arada sen git istediğin kadınla yat kalk, katlanırım, yeter ki sonra bana dön gene."

    Bu, namuslu davranış. Onurlu davranış. Tutarlı davranış. Eleştirirsen, kadın düşmanı terbiyesiz diyorlar.

    Bir akşam, bir hanım arkadaşın evindeyiz. Konuk gittik. Benim arkadaşım sayılmaz ya pek, sevgilimin ahret kardeşi, birbirlerini kırk yıldır tanıyorlar, uzun bir dönem içtikleri su ayrı gitmemiş. Onun da bir "dostu" var elbette, çocuk galiba başka biriyle evliydi, kaçamak yapıyor, ara sıra gelip gidiyor da işte az birlikte olabiliyorlar, eh birbirlerini seviyorlar, ayrılamıyorlar, adam eşinden koparsa belki de evlenecekler. Öyle biliyoruz.

    Yemekler yedik, içkiler içtik, erkence izin isteyip kalktı. Üçümüz kaldık, ben, sevgilim, "bayan" arkadaş.

    Önce birer içki daha koydu. Sonra gitti donunu çıkardı. Üzerine uzun, bol bir etek giydi. Geldi yanıma oturdu. bir şarkı açtı. Sonra bir ara kalktı, eteğini sıyırıp çıplak kıçını gösterdi. Güya arkadaşına, sevgilime, aslında bana. Sonra gene geldi, yanıma oturdu, elimi tuttu.

    üçümüz birlikte mi istiyordu ne?

    Bu rezilliği de yaşadık. Yanlış anlamayın, öyle bir şey olmadı elbette, bu "girişimi" yaşadık demek istiyorum, hiç oralı olmadık, yüz vermedik, geçiştirdik, hemencecik odamıza kaçtık, kapıyı kapattık da rezillik başlamadan bitti, önünü aldık.

    Bunu yazdığım için kadın düşmanı aşağılık alçak herifin biriyim.

    Öyle mi?

    Evet, belki de, şabalak ölçülerine göre öyleyim. Belki de o eleştirdiğim kadınlar çıkıp bana, bizim keyfimiz böyle hemşerim, sana ne oluyor deseler verecek yanıtım, söyleyecek sözüm yok.

    Ama ben bunları yaşadım. Ve daha neler yaşadım neler.

    Ne yapalım, Evkaf Nezareti memurin bordrosunda kayıtlı katip aberystwyth Efendi değildir, saat beş olunca mesaiyi bitirip Feriköy Pazarı'na uğrasın da filesine ıspanağını doldurup viran olası hanenin yolunu tutsun, evlad-ü ayaline kavuşsun...

    Böyle bir adam olamadım. Belki o vakit daha mutlu olurdum. Şimdi, bu yaşta, buruk, yalnız, yüreğini açıp göstermeye uğraşan da birtakım şabalakların burun kıvırdığı bir herifçioğlu parçası olmazdım.

    Ya da geğirtisi sarmısaklı bir ayı olsaydım, hani şöyle müteahhit falan, bunların koltuk altı da pastırma kokar, çoraplarının topuğu her zaman yeniktir de yamamaktan ananız ağlar. O zaman beğenirdi bazı kadınlar, çok para kazanırdım, koltuk yüzlerinizi her yıl yenilerdim, size burma bilezik bile alırdım da her gün dışarıda yemek yedirirdim...

    O zaman benden iyisi olmazdı. Komşu hanımlar gözlerini süzüp göğüs geçirirlerdi, ay aberystwyth Bey, diye.

    son paragrafta kadınları yerden yere vurabilirdim, yada gözleri yaşlandıracak duygusal şeyler yazıp okuyanların hüzünlere gark olmasını sağlayabilirdim... belki de doğru düzgün, işinde gücünde, çeyizinde nakışında, akça pakça, gözlüklü, hanım hanımcık cici kızlardan bahsedebilirdim...

    artık buralara bir şeyler karalamak bana pek keyif vermiyor...

    ama işbu entryde benim için malum bir kadına hitap etmem gerekirse; Sana göre hayırlı bir kısmet de sayılmam üstelik.

    Ne yapalım, ekşiten, ekşitenler utansın. Anamızın karnından böyle doğmadık, "hayat bizi böyle yaptı".

    Dilerim sizi yapmaz.

    Ama siz "kadınlar"... Sizi küçük şabalaklar sizi... Beni çok kırdınız. Çok.

    hepinize kokulu öpücüklerimi yolluyorum, allahınızdan bulun e mi?
    6 -3 ... aberystwyth
  • sosyalist devrim

    21.
    Ne düşünüyor Türk solcusu?

    Sulandırılmış "sosyaldemokratı" değil, Marx'm yolunu izleyeni...

    Külahını önüne koyup bir şeyler düşünebiliyor mu, yoksa yıllarca ve yıllarca yaptığı gibi gene kafasını devekuşu gibi kumlara mı gömüyor, yoksa vakti zamanında yaptığı gibi; "hele şu belayı bir savuşturalım hayırlısıyla", hele bir Kızılordu darbesini yapsın, Gorbaçov'unu Morbaçov'unu silsin süpürsün de rahat nefes alalım? diye düşünüp "havası" aldığı gibi mi?

    Hı? evet Önce beklemişlerdi. işin bu boyuta varacağını, bu kadar büyüyeceğini ummadılar. Bekledikçe olaylar önüne geçilemez duruma geldi, ciddileşti, dizginlenemez, gemlenemez ölçüde patlamıştı. Artık mızrağı çuvala sığdırmak mümkün değildi.

    Sonra aydılar. Şimdi de gerçeğin ışığından kamaşan gözlerini dinlendirmek için kafalarını yeniden kuma mı sokmaya çalışıyorlar, yoksa erkekçe, mertçe göğüsleyebilecekler mi olup bitenleri, körü körüne iman ettikleri düzenin sonunu?

    — Mehmet Ali Aybar, güler-yüzlü, insancıl, Türkiye'ye özgü sosyalizm deyip çıktığı zaman ona etmediklerini bırakmayanlar?

    — Asık suratlı bir gazeteyle iki-üç de kötü kağıda basılmış sevimsiz dergiden öğrendikleriyle ellerine tüfeği alıp devrim yapmaya kalkanlar, sonra da yedikleri tokadın şiddetinden yıllarca kendilerine gelememiş olanlar.

    — Hangi alçakça satranç oyunlarının hangi önemsiz piyonları edildiklerini bir türlü kavrayamayanlar.

    — Kendilerinin de, yakınlarının da, başkalarının da hayatlarını ziyan edenler.

    — Ve onların akıl hocaları, yüzü hiç gülmeyen, yürekleri sevgisiz, birtakım yaşlı başlı yarı-aydınlar, ucuz politikacı bozuntuları yada top sakallı bir kaç üniversite akademisyeni komünist dangalak.

    — Sloganlarla düşünmeye çalışanlar, düşünebileceklerini sanan-ar, o çocukcağızları slogan ezberlemeye yöneltenler.

    — Evelallah devrim yapılır, sosyalizm "gelince" her şey hallolur deyip, ne planı, ne programı olanlar.

    — ittihatçılardan bu yana hep aynı yarı-aydın papağanlığını sürdürüp, istim arkadan gelsin mantığıyla yola çıkanlar.

    — vakti zamanında Kızılordu'nun Afganistan'a girmesine alkış tutup, oralara uygarlık götürdüklerini savunanlar da, Amerikan ordusu Vietnam'a bulaştı diye öfke kusanlar. "Aaa, o başka, bu başka" diye öten zurnalar.

    — "Literatürü" sular seller gibi ezberleyenler, Karl Marx'ı peygamber, Das Kapitall kutsal kitap sayanlar.

    — vakti zamanında Sovyetler Birliği'nde işçinin iktidarda olduğunu sananlar, en iyi durumda yaşayanın da maden işçisi olduğunu düşünüp o gariban madencinin ocaktan çıkınca elini yüzünü yıkayacak sabun bulamadığı için greve gitmesini bir türlü kafataslarının içindeki sümüksü hücrelerde tartamayanlar, değerlendiremeyenler, düşünme acizleri.

    — Düşünmekten korkanlar, "revizyoniste", 'hain', 'karşı-devrimci' suçlamasından ödleri patlayanlar, kahrolsun Amerikan emperyalizmi, tam bağımsız Türkiye şamatasını koparmakla her şeyi çözdüklerini sananlar.

    — Düşünmeye çalışanı tu kaka edenler, kara listelere alanlar, selamı sabahı kesenler, arkasından "tezvirat" yapanlar, karalamaya çalışanlar, ellerinden hiç de bir şey gelmiyorsa görmezden gelmeye çabalayanlar.

    — "Domates, portakal da yenmeyiversin, nükleer başlık üretiyorlar ya", diyenler, "kamyonları çirkin ama sağlam" ahkamını kesenler.

    — her komünizm muhabbeti açıldığında; "Orada da artıdeğer var ama devlete gidiyor hiç olmazsa" diyenler, sananlar, süzme embesiller.

    — "işçi kendi devletine karşı mı grev yapacakmış yani, hiç olur mu öyle şey, aa, üstüme iyilik sağlık daha neler" diyebilecek kadar zihinsel özürlü olanlar... Sosyalizmde grev yasaktır! şeklinde yüzsüzlenenler.

    — Tereyağı yerine tankı topu seçenler.

    Hani siz "özeleştiriyi" çok severdiniz, hiç dilinizden düşürmezdiniz, üç lafınızdan biri oydu ya...

    Alooo? Orada mısınız?

    Yahu, işçinin poposuna giyecek donu olmadıkça, fabrika ha Ahmet Bey'in olmuş ha devletin, sonuçta ne değişiyor? Kamu malıymış, ortakmış, sömürü yokmuş. Sömürünün "aha babası" var! Haftalık mizah dergilerinin deyişiyle "sikerler öyle sosyalizmi"...

    tamam! fazla sulandırmıyorum... mikrofonlarımızı bir ispanyol'a uzatıyoruz. bakın bu politikacı ispanyol şahıs bundan tam 20 sene önce neler söylemiş;

    "Kanımca, Türk solu," diyor adam, "söylev, davranış ve uzlaşmalarıyla, eski klişelerin dışına çıkamıyor. En basit Marksist analiz bile ortaya koymuştur ki, lumpenlerle devrim yapılmaz! Marx, devrim yapmakla işçi sınıfını görevlendiriyor. Ama Türkiye'de işçi sınıfı bilincini oluşturacak eğitim düzeyi yok ki! Bilinçli kitleyi, halkı ve ayaktakımını birbirine karıştırmamak çok büyük önem taşıyor."

    malum zat devam ediyor açıklamalarına; "Sovyet modelinin açmazı yalnız ekonomik değil: ideolojik olarak da soluğu tükenmişti. Özgürlük olmayan yerde sosyalizm olması mümkün mü? Doğu ülkelerindeki komünist sistemlerin ve Sovyet modelinin tam bir başarısızlığa uğradığı ya da çöktüğü kesin. Doğu rejimlerinin düşmesi, kaçınılmaz ve gerekliydi! Kanımca, Türkiye, hala Osmanlı imparatorluğu'nun molozlarını üstünden atamadı. Bu yüzden de bir türlü toparlanamıyorlar."

    Bakın, sosyal-demokratlar için de ne söylemiş?

    "Sosyalist Enternasyonal, Şu andaki durumuyla bize hiç çekici gelmiyor. Yeni ve dinamik olarak sunacağı hiçbir şey yok. Sovyet kulübü çöktü ama bunlar da diri değil ki!

    - izninizle, bir halk deyişi çok uygun düşüyor burada: orospusu eskimiş kerhaneye gidilmez!-

    şimdiiiii...

    Acaba kim bu 20 küsür sene önce gerçekleri bir tokat gibi yüzümüze vuran ispanyol?

    General Franco'nun ruhu falan mı?

    Hayır...

    ispanyol Komünist Partisi Genel Sekreteri Julio Anguita'nın ta kendisiydi!

    hala devrim falan bekleyen varsa, Daha ben size ne diyeyim yahu!
    5 ... aberystwyth
  • ben bu yazıyı sana yazdım

    32347.
    "Eşyalar toplanmış..."

    Türkçesi böyle başlardı. Tanju Okan mı söylerdi? Onun içkiden ve hayal kırıklıklarından, acılardan, umutsuzluklardan, sıkıntılardan şişmiş Pavarotti gövdesiyle, hem erkekçe tok, hem insanca yumuşak sesiyle söylediği şarkı değil ama şimdi aklımda kalan, Elbette "aslı"; Serge Reggiani.

    Reggiani. Şu ufak tefek adam. Eskiden oyunculuk yapan, bir ara borç gırtlağı aşınca, "senin sesin fena değil, şarkı söylemeyi denesene, üç-beş frank kazanır, borçlarını ödersin hem", öğüdünü verdikleri Reggiani. Öyle bir şarkıcı oluveriyor ki, kendisi de şaşıyor! ilk "albümü", kapağı siyah-beyaz, içinde en "baba" türküleri, sakalı iki günlük, gözleri kırık, belli ki çok görmüş, çok çekmiş, 1968 yazında herkesi allak bullak etmemiş mi? merhum attila ilhan'da zırt pırt bu sonradan Fransız reggiani için 68 yazını her anlatışında methiyeler düzmez miydi?

    işte Reggiani'nin Ma Femme türküsü.

    "Kadınım"...

    Çok Fransız Reggiani sesi, Gauloises cıgarası kadar, makine kahvesi kadar, o kahveye batırılan ayçöreği kadar, "Paris metrosunun kızgın kauçuk, elektrik, ozon kokusu kadar Fransız.

    Ama "olay", nasıl derler, "evrensel".

    Kadındır giden. Eşyalar toplanmış. Adam evde yalnız. Kadın gitmiş de, eşyaları "aldıracak".

    Ey dünyanın terkedilen erkekleri, birleşiniz!

    Giden kadınınızdır. Nikahlı karınız yani.

    Benimki öyle gitmemişti. Giden ben olmuştum.

    Hatırlar mısın, seninle bir ara oturduğumuz o bilmem kaçıncı katta, içinde at koşturulan, eşyamızın, hani o sonradan "toplanan" eşyamızın salonunda, yatak odasında, oturma odasında bir köşede hap kadar kaldığı o yaylada, yere çöker, ya eski püskü müzik çalarda, ya benim en az onun kadar külüstür Dual "pikapta" Beatles çalardık, en çok da The Fool on the Hill... Beatles'ı, pek severdin, "daha ziyade" Yesterday, Michelle falan, ben de şu dağın tepesine bağdaş kurup hiç kıpırdamadan oturan, oturup da dünyanın nasıl fırıl fırıl döndüğünü seyre dalan deliyi tutardım... Güneşin batışını seyrederdi, gözleri ellerinde, kimse onu ciddiye almazdı, kimse adam yerine koymazdı, o öylece oturup dururdu tepesinde. Kendime aklım sıra paylar çıkarırdım, tepedeki deli, daha doğrusu "abdal", artık belki "aptal" belki eski anlamıyla, on üçüncü yüzyıldaki sözgelimi, "abdal", bendim elbette! Benimle dalga geçerdin.

    Oysa senin sevdiğin türküler, hele hele o Yesterday daha geçerliymiş meğer! Daha dün, sevgi bize kolaycacık oynanan bir oyunmuş gibi görünürdü, öyle mi, şimdi o kadın gitti, neden gitmesi gerekti, demedi bana, ben de bilemedim...

    Oysa pek güzel anlatmıştın.

    Kusura bakma, bilemedim. Belki de şu ikide bir ısıtılıp ısıtılıp önüme sürülen bayat yemeği, kadın-erkek eşitliği öyküsünü fazla ciddiye aldım. Yeni kiralanan evin badanası boyasıyla yakından ilgilenmek gerektiğini, kapıcıyla nasıl "muhatap" olunacağını, akşam gelirken Migros'tan iki koca torba doldurmanın "güçlü erkek" imgesi vermeye yetmeyeceğini, bol ve düzenli para kazanmak zorunluluğunu, musluk tamircisi gidip getirmenin evliliği yürütebilmek için önşartlardan belki de birincisi olduğu gerçeğini es geçtim.

    Oysa ben sana dişmacunu tüpünü neden ortasından sıktığını sormuyor, akşamları "mesaiye" kalıp saat dokuza doğru bir karış suratla eve dönmenin kavgasını etmiyor (şu fazla mesailerden de fena halde kuşkuluyum ya, neyse, geçmiş gün oldu artık...), neden sıcak yemek yerine içine şeftali doğranmış yoğurt var diye tantana etmiyordum, amanın pek de uygar erkektim canım, sana bir fiske vurmak bir gün bile aklımın ucundan geçmemiş, ayağını sıcak sabunlu sularla yıkatan hayvanlardan olmamış, "amiyane tabiriyle" karnına sadece bir sıpa bırakmıştım...

    Neden yürümedi öyleyse?

    Beni pek çocuk bulurdun her zaman. Tanrı beni o çocukluğumu yitirip büyümekten korusun, başka türlü nasıl yaşardım bu ülkede? Mesleğim büyük adam, akıllı adam işi mi ayrıca?

    yitip gittim mi? hayır... kadınlar kızlar peşimde koşturuyor, eskisinden çok daha fazla para da kazanıyorum, pöh, daha fazla içiyorum, mide ağrılarım daha sık yokluyor, alnıma belki çizgilerden iki tane daha eklendi ama kulak asma... Bak, pek büyük adam oldum canım! işit de inanma, her hafta başka bir kadının yatağına giriyorum, bu nasıl hıyar bir övünme kaynağı, ne dangalakça bir başarıysa artık...

    Yani ne olacaktı?

    Boktan mühendisliğe devam edip, sana güvenlik sağlayacaktım, bana daha az hakaret edecektin, gül gibi geçinip gidecektik!

    Eşyalar toplanmadı... Bir kere eşyalar toplanmaz, eşya toplanır, eşya zaten çoğuldur, Tanju bunu bilmiyorsa kendi sorunu... sıçayım onun da yapacağı işe!

    Toplanmadı, hepsini sana bıraktım, yatak takımları, şifonyer, büfe, buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, bulaşık makinası, fırın mırın hepsini, arabayı da, iskemleleri de, tabak çanağı da, kaşığı çatalı da, plakları da, kilimi halıyı her bir şeyi, yalnızca kitaplarımı ve giysilerimi alıp çıktım.

    Ondan sonra da bir türlü iki yakam bir araya gelemedi.

    iyi ki de öyle olmuş. o boktan fırında pişecek tavuk uğruna günde beş öğün ne kadar beceriksiz, ne kadar hayırsız, ne kadar sefil olduğum lafını yemek hoş değildi.

    Tabii, senin Balık olduğunu unutmuştum...

    Hiçbir Balık kadının ömrü hayatında tek erkekle yetinemeyeceğini. tek kocayla hayatını geçiremeyeceğini düşünememiştim.

    Bunları Linda Goodman'ın kitabında okuması hoş oluyor da, hayatın da kazığını yiyince şu burçlar murçlar "safsatasına" daha başka türlü bakıyorsun... Al işte Elizabeth Taylor, Balıkların anası, beş koca eskitmiş karı!

    hatırlar mısın, ne zaman devlet bahçeli'yi televizyonda görsen, "bu adam dedeme çok benziyor o yüzden çok seviyorum" derdin... aşırı şapşaldın ama çok güzeldin!

    Sanırım aradan zamanda değişmemişsindir, olsa olsa daha da güzelleşirsin, giyime kuşama akıl almaz derecede (ya da tam tersine, akıl alır derecede) düşkün olduğun için eminim daha da, pek çok daha da güzelleşmişsindir, seni uzun süredir görmedim ama eminim bundan.

    bilemedim, ne yapalım, yükü de, parayı da, güvenliği de paylaşırız sandım. Belki "gavur kültürü" almış olmanın, yani yabancı okulda okumanın etkisi mi, hani papazın karşısında yüksek sesle tekrar ederler, iyi günde de, kötü günde de beraber, ta ki ölüm bizi ayırana kadar... (Öyle ya, öküz ölünce ortaklık ayrılıyor)... iyi günde yanında olan kadının kötü günde kıçına tekmeyi vuracağını, ölüm ayrılığından önce Türk Medeni Kanunu'na uygun başka tür bir ayrılık da bulunduğunu düşünemedim.

    Sonra, artık kendi üç-beş parçamı alıp evden çıkacağım günün sabahı, bana "üç yılda hatırladığım toplam iki gün" demiştin... Koca üç yılda hepi topu iki günlük iz bırakabilmişim sende, sahi, gerçek mi?

    Peki, hatayı nerede yaptık?

    yada değişiklik ihtiyacı mı?

    Arada birkaç küçük kaçamak yaptım, yapmadım değil, ama toplasan üçü geçmez, eminim sen de yapmışsındır, yapacaksın tabii, "akıllı" insan bunları görür de görmez, öyle değil mi? Eh, dört-beş yılda üç "aldatmaca" da, farmakoloji dilinde, "tolere edilebilir" bir rezilliktir.

    Ben sana söyleyeyim mi neden koptuğumuzu? Ben, senin aradığın, sana senin sınıf değiştirmeni sağlayacak adam değildim. Beklentiler farklıydı, ikimiz de yanyana dikiliyorduk ama ayni yöne değil, farklı yönlere bakıyorduk. Bir dayanışmaydı omuz vermedik, sırt sırta dönüp dayanıştık. Bu da bir çeşit ayanışmaydı da, işte ancak beş yıl giderdi.

    Bak nereden nereye, yıllar sonra gelip çok yakın bir arkadaşımın üst katına taşınacaksın, kimbilir dört yüz metrekare midir, paralar kazanacaksın, eve o top sakallı hergele girip çıkacak, daha başka biri de girip çıkacak, eh sonunda mutluluğu buldun mu? Onlarla da oyunlar oynuyor musun, küçük bir kız edasıyla şirinlikler yapıyor musun, onlar da şabalak oğlan çocuğunu oynayıp karşılıklı gülüşüyor musunuz şimdi?

    Elbise dolabın üç yüz altmış beş gün değiştire değiştire giysen tüketemeyeceğin takım taklavatla tıka basa doludur, eminim, -çoğu deri!-, ama sana hiç kimse minik hophop tavşancık diyor mu?

    Demezler. Çünkü onlar "daha güven verici". Bir kere sakallarına ak basmış, şakakları da kır, hafif göbeklidirler. Allah bilir, doğru dürüst meslek sahibi adamlar (iki meslek "icrası" arasında geçiyor ama olsun), para kazanıyorlar para! Kazanamasalar da hazırdan yiyorlar, karılarından "tokatladıkları" papellerle seni yemeğe, dansa götürüyorlar, kürkler, mürkler alıyorlar, onlar daha güvenli erkekler.

    Öyle çocuk yanları yoktur.

    Boyunbağı da takarlar, "prezantabl" adamlardır, koluna takıp Hıdiv Kasrı'na masrına götürebilirsin, senin yüzünü yere baktırmazlar. Ensesi kalın Kazlıçeşme kırolarıyla aşık atmayı reddeden, bunun gülünçlüğünün farkına varması erken günahı sayılan bir uyumsuz değillerdir.

    Böylece anan da pek beğenir onları.

    Birtakım ucuzluklar yapabilmek isterdim, Da Troppo Tempo şarkısını anmak, Türkçesini elbette, hani Ayten Alpman söylerdi, "söyle, buldun mu aradığın aşkı söyle, yoksa yalnız mısın sen gene", gibilerden ucuzluklar. Hem bize uymuyor, hem de o şarkı başka bir kadının, senin tanımadığın...

    Yahu mecbur muyum sana şarkı uydurmaya? Neden illa ayrıldığım kadınları anmak için duygusal boktanlıklara saplanıp kalma gereğini duyuyorum? (Bak, işte, büyümemiş!)...

    Büyümemiş ya. Hatırlar mısın, doğumgünlerimden birinde bana oyuncak itfaiye arabası göndermiştin, bir de sevimli ördek, minik bebe şampuanı şişesi... Yenisi yaklaşıyor. Bir daha gönder, gene buna benzer bir şeyler, bu kez lastik topla Parabellum tabanca istiyorum, kemeraltı'nda satıyorlar.

    Büyümedim. Büyümeye de çok şükür hiç niyetim yok senin anlayacağın!

    Gene çok içiyor musun? Mavi pofuduk terliklerin duruyor mu? Sağ bacağındaki minik varis ilerledi mi? Yeni sevgilin çorabını bir yana fırlattığı zaman sinirleniyor musun? Sana aldığım albümler kitaplığının bir köşesinde mi? Yatak odasındaki aynalı dolabın kapısı gene düşüyor mu? Kapıcı Muzaffer'i hatırlıyor musun? Ceyda ile Zeynep büyüdüler mi? Beni görseler tanırlar mı? Ara sıra, kötü de olsa, beni anıyor musun?

    Hadi gene, ister istemez soracağım, mutlu musun?

    Seni yitirmemin hesabını kimden sorayım? "Hayat şartlarından" mı, enflasyondan mı, sayın cumhurbaşkanı'ndan mı? Türkiye'den mi, kendimden mi?

    Özledim tabii. Aramıyorum hayır, geri istemiyorum, ama özledim ister istemez. Artık birbirimize verebileceğimiz hiçbir şey yok, konuşacak lafımız da kalmadı, sanmıyorum, oturup da ne konuşacağız "bu saattan sonra"?

    Ama özledim.

    "Bir uykuyu canan ile beraber uyuyanlar"a da selam!

    Kaynanamın da ellerinden öperim.
    9 -2 ... aberystwyth
  • yeni şeyler getiriyorum